Saygı Öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Saygı Öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2014 Salı

Bu olayın 'rüşvet davası'yla ilgisi var mı?

Kı­sa me­sa­fe, al­çak ir­ti­fa ve en­ge­be­li ara­zi­de et­ki­li olan si­lah­lı he­li­kop­ter sis­te­mi­nin baş­ta Gü­ney­do­ğu sı­nı­rı­mız ol­mak üze­re ül­ke sa­vun­ma­sı için ge­rek­li bir si­lah sis­te­mi ol­du­ğu ka­bul edi­li­yor. El­de­ki mev­cut en­van­te­rin me­ka­nik ve tek­no­lo­jik ola­rak çok es­ki­di­ği bu ne­den­le ATAK pro­je­si kap­sa­mın­da­ki he­li­kop­ter­le­rin acil bir ih­ti­yaç ol­du­ğu de­ğer­len­di­ri­li­yor.
TA­I ve İtal­yan Agus­ta (İtal­yan dev­let şir­ke­ti) ta­ra­fın­dan Asel­sa­n’­ın da kat­kı­la­rıy­la ge­liş­ti­ri­len ve tüm li­sans hak­la­rı TA­I’­ye ait olan ATAK he­li­kop­te­ri il­gi­li ma­kam­la­rın iz­niy­le bir­çok fu­ar­da uçuş gös­te­ri­le­ri yap­tı ve sa­tı­şa su­nul­du. Son ola­rak Bah­reyn fua­rın­da uçu­ru­lan bu he­li­kop­ter, iki yıl­dır test edil­me­si­ne rağ­men mo­tor­da tit­re­me ol­du­ğu ge­rek­çe­siy­le Sa­vun­ma Sa­na­yi­i Müs­te­şar­lı­ğı ta­ra­fın­dan ka­bu­lü yak­la­şık 3 yıl­dır ya­pıl­mı­yor ve se­ri üre­ti­me de ge­çi­le­mi­yor.

O id­di­a ko­nu­şu­lu­yor ama…

Sa­vun­ma Sa­na­yi­i Müs­te­şar­lı­ğı­’n­da çok ni­te­lik­li ka­mu gö­rev­li­le­ri bu­lu­nu­yor. Eğer, üretilen he­li­kop­te­rin ka­bu­lü­nü yap­mı­yor­lar­sa bu işin için­de mut­la­ka bir şey­ler var­dır. Ko­nu­nun bi­raz geç­mi­şi­ni araş­tır­dı­ğım­da il­ginç bil­gi­le­re ulaş­tım.
Sa­vun­ma Sa­na­yi­i Müs­te­şer­lı­ğı, bu he­li­kop­ter iha­le­si için TA­I’­yi ana yük­le­ni­ci ilan edi­yor ve fir­ma­lar­dan yer­li üre­tim ve tek­no­lo­ji trans­fe­ri için tek­lif is­ti­yor. An­cak ilk ko­şul ola­rak iha­le­ye gi­re­cek fir­ma­lar­dan “Baş­ka fir­ma tem­sil­ci­si ol­ma­dan doğ­ru­dan iha­le­ye gi­re­cek­le­ri­ne dai­r” bel­ge is­te­ni­yor. İha­le­ye gi­ren­ler Tür­ki­ye­’de­ki tem­sil­ci­lik­le­ri­ni ip­tal edi­yor ve iha­le­ye ka­tı­lı­yor­lar.
O gö­rüş­me­le­rin ya­pıl­dı­ğı gün­ler­le il­gi­li bir de anek­dot an­la­tı­lı­yor. Şir­ke­tin avu­ka­tı, oto­mo­bi­li­ni Sa­vun­ma Sa­na­yi­i Müs­te­şar­lı­ğı­’nın par­kı­na bı­ra­kı­yor. O ge­ri­lim­li ve çe­tin mü­za­ke­ler­den çık­tı­ğın­da oto­mo­bi­li­ni park et­ti­ği ye­ri ha­tır­la­mı­yor. Oto­mo­bi­li­nin ça­lın­dı­ğı­nı dü­şü­nüp po­li­se baş­vu­ru­yor. Oy­sa ça­lın­ma de­ğil oto­mo­bil ger­çek­ten park edil­di­ği yer­de bu­lu­nu­yor.
İş­te, zor­lu ma­ra­ton so­nun­da söz­leş­me bi­ti­ri­li­yor. An­cak Agus­ta fir­ma­sı bir ta­raf­ta İtal­yan­lar di­ğer ta­raf­ta da İn­gi­liz­le­r’­den olu­şu­yor­du. İtal­yan ta­ra­fı söz­leş­me­ye “ta­ma­m” de­me­si­ne rağ­men, İn­gi­liz­ler ba­zı ko­nu­lar­da hâ­lâ ayak di­re­ti­yor­du. Bu du­rum, Sa­vun­ma Sa­na­yi­i Müs­ta­şar­lı­ğı yet­ki­li­le­ri­ne an­la­tıl­dı. On­lar, TA­I yet­ki­li­le­ri­nin ya­nın­day­dı, za­ten gö­rüş­me­ler­de göz­lem­ci de bu­lun­du­ru­yor­lar­dı.
Türk ve İn­gi­liz gö­rev­li­ler bir tür­lü uz­la­şa­mı­yor­du. So­nun­da, İn­gi­liz­ler top­lan­tı­yı terk edip ül­ke­le­ri­ne dön­dü. Tür­ki­ye, İtal­yan gru­bu ile kal­dı. Tüm iş­lem­le­ri ta­mam­lan­dı. An­cak on­lar da do­ğal ola­rak yö­ne­tim ku­ru­lu baş­kan­la­rı­nın ve ge­nel mü­dür­le­ri­nin im­za­sı için Tür­ki­ye­’ye ge­le­cek­le­ri­ni bu ne­den­le im­za gü­nü­nün be­lir­len­me­si is­ti­yor­lar­dı.
İş­te, o gün­ler­de ba­zı si­ya­si­le­rin İtal­ya­’ya git­ti­ği söy­le­ni­yor. An­cak, Agus­ta fir­ma­sı yet­ki­li­le­ri, bu­nu hiç doğ­ru­la­ma­dı. Çün­kü, id­di­a ko­nu­su rüş­vet­ti… So­nun­da söz­leş­me­ye im­za­lar atıl­dı, tö­ren­ler ya­pıl­dı, olay da unu­tu­lup git­ti.

Rüş­vet ver­mek­ten tu­tuk­lan­mış­tı

2 yıl ka­dar ön­ce Agus­ta şir­ke­ti­nin ge­nel mü­dü­rü, söz­leş­me kar­şı­lı­ğı rüş­vet ver­mek­ten do­la­yı tut­tuk­lan­dı. Bir sü­re ce­za­evin­de yat­tı. Son­ra, tu­tuk­suz yar­gı­lan­mak üze­re ser­best bı­ra­kıl­dı. Rüş­vet da­ğı­tıl­dı­ğı id­di­a edi­len ül­ke­ler ara­sın­da Tür­ki­ye de anı­lı­yor­du. Bu id­di­alar doğ­ruy­sa bu du­rum­da iki se­çe­nek var:
- İtal­ya, rüş­vet prob­le­mi­ne Tür­ki­ye­’yi ka­rış­tır­ma­dan ola­yı ka­pa­ta­cak, Tür­ki­ye ta­ra­fı da he­li­kop­te­ri ka­bul edip Agus­ta­’nın te­mi­na­tı­nı çö­züp on­la­rı ib­ra ede­rek, “tek­nik prob­lem­ler dü­zel­til­di­” de­yip pro­je­ye de­vam edi­le­cek ve 50 he­li­kop­ter ya­pı­la­cak.
- Agus­ta, Tür­ki­ye­’ye rüş­vet/ko­mis­yon ver­di­ği­ni söy­le­ye­cek, bi­zi zor du­mu­na so­ka­cak. O za­man Türk ta­ra­fı da “he­li­kop­ter bo­zuk, ka­bul et­mi­yo­ru­z” di­ye Agus­ta­’yı söz­leş­me­de­ki taz­mi­nat mad­de­si­ne gö­re ma­li yön­den sı­kış­tı­ra­cak.
Bu id­da­yı açık­lı­ğa ka­vuş­tur­mak için Mil­li Sa­vun­ma Ba­ka­nı İs­met Yıl­ma­z‘­ın şu so­ru­la­ra ce­vap ver­me­si ge­re­kir:
- ATAK he­li­ko­pe­ri ta­sa­rım ve ima­la­tı so­nun­da ha­ta­lı bu­lun­du­ğu için mi ka­bul edil­me­di? Ha­ta­lı ise ta­sa­rım ve üre­ti­mi ya­pan­lar ge­cik­me ce­za­sı öde­di mi? Hem ha­ta­lı, hem de ce­za öde­me­di­ler­se, “söz­leş­me şart­la­rı ye­ri­ne ge­ti­ril­me­di­” di­ye ne­den ce­za alın­mı­yor?
- He­li­kop­ter, bir­çok fu­ar­da ve Tür­ki­ye­’ye ge­len he­yet­le­re sa­tış ama­cıy­la ta­nı­tıl­dı­ğı­na gö­re, ha­ta­lı ta­sa­rım ve üre­tim söz ko­nu­su ol­ma­ma­sı ge­re­kir. Üre­ti­mi ya­pan ül­ke­nin, “a­rı­za­lı­” di­ye tes­lim al­ma­dı­ğı bir ürü­nü, baş­ka ül­ke­le­re “sağ­la­m” di­ye sat­ma­ya ça­lış­ma­sı müm­kün de­ğil­dir. De­mek ki ürün arı­za­lı ve­ya bo­zuk de­ğil. Bu du­rum­da he­li­kop­te­rin ka­bu­lü­nün ya­pıl­ma­ma­sı­nın, İtal­ya­’da yü­rü­tü­len rüş­vet da­va­sı ile il­gi­si var mı?
Kim­se­yi rüş­vet al­mak­la suç­la­mı­yo­ruz. An­cak, bu id­di­ala­rın da açık­lı­ğa ka­vuş­ma­sı ge­re­ki­yor. İtal­ya­’da, bu ko­nu­da açıl­mış “rüş­vet da­va­sı­” var. Aca­ba, İtal­yan mah­ke­me­le­ri­nin tu­ta­nak­la­rın­da Tür­ki­ye­’nin adı ge­çi­yor mu?

 Saygı Öztürk

27 Aralık 2013 Cuma

İki ihbarcıya da ölüm tehdidi - Saygı Öztürk

Saygı ÖztürkGeçen Pazartesi günü gazetemizin manşetinde, seçime kadar Başbakan’dan habersiz operasyon yapılmayacağı haberi yer alıyordu. Bu bilgileri üst düzey bir emniyet yetkilisinden almıştım. Haberin üzerinden iki gün geçmeden olay patladı. Adli görevinde Cumhuriyet Savcısı’nın emrinde olması gereken polisi, müdürleri operasyona göndermedi. Bir hukuk devletinde, “Niçin gitmiyor?” diye sormak bile mümkün değil. İşte, ülkenin getirildiği durum böyle… 12 Eylül 1980 öncesinde, o dönem adı Toplum Polisi olan, bugünün Çevik Kuvvet polisi de göreve çıkmadı. Toplum Polisi merkezini, asker tanklarla sardı. Eyleme son vermeleri sağlandı. Eyleme öncülük yapanların silahları, evlerine gittiklerinde asker tarafından alındı. Sabah göreve gelenler de kapda bekleyen görevlilere silahlarını teslim etmek zorunda kaldılar. Bunun acısı poliste yıllarca dinmedi.

12 Eylül’ü beklerken…
Bu olaydan kısa bir süre sonra, emniyet müdürü, yardımcıları, şube müdürleri Mamak Garnizonu’na davet edildi. Emniyet mensuplarının onuruna Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Recep Ergun tarafından yemek veriliyordu. Bir ara komutan, izin isteyip dışarıya çıktı.

Dışarıda tanklar yavaş yavaş hareket ediyordu. Ne olduğunu bazı polis müdürleri tahmin ediyordu. Nitekim Recep Paşa, karargaha döndüğünde, kürsüye çıktı, “Arkadaşlar, şu saatten itibaren ordu yönetime el koymuştur. Emniyet mensubu arkadaşlardan bizimle çalışmak istemeyen varsa söyleyebilir” dedi. Emniyet mensupları, komutanı alkışlarken “Ordumuz çok yaşasın” diye bağırdılar ve sabaha karşı herkes görev yerine döndü.

12 Eylül öncesi yaşanan bazı talihsiz olaylar, bugün de yaşanmaya başlandı. Cumhuriyet Savcısı yasaların açık hükmüne rağmen, polisi göreve gönderemiyor. Suçüstü halleri ve hakkında gözaltı, yakalama kararı verilen kişiyi polis yakalayıp teslim etmek durumundadır. Ancak, şimdi Emniyet’in, yargıya karşı bir direnişi söz konusu. Bunun sıkıntılarını, sancılarını Türkiye çok çekecektir.

Başbakan, “Devletin polisi” için sıkça “Benim polisim” diyor. Bu sözleri aslında Emniyet’te büyük rahatsızlık da yaratıyor. Cumhuriyet Savcısı’nın emrine rağmen, polis gözaltına alınmasını istediği kişileri Başbakanın talimatı nedeniyle getirmiyorsa vay ülkemize… Kendilerine böyle bir emir verilse bile polisin kanunsuz emri yerine getirmemesi gerekiyor. Aksi halde bu durum kendileri hakkında yasal işlem yapılmasını ortadan kaldıramaz. Bugünün yarınının da olduğunu, devlet memuru unutmamalı.

‘İntihar süsü verilecek’
Orhan İnce, daha önce İstanbul’da Fatih Emniyet Müdür Yardımcılığı görevinde bulunuyordu. Bazı üst düzey yöneticilere rüşvet vermesiyle gündeme gelen Reza Zarrab’ı Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK) ihbar etmişti. Görev yerinin de rüşvet karşılığı değiştirildiğini düşünüyor, İstanbul’dan alınıp Zonguldak’a tayin edilmesinin arkasında Zarrab olduğunu öne sürüyor. Bu değişiklik için başka iddialar olduğunu da hatırlatalım. İnce, bir dönem derslerine giren öğretim üyesini önceki gece televizyonda görünce telefon numarasına çok önemli bir mesaj gönderdi. O mesajda şunlar yazılıydı:

“Değişik kaynaklardan gelen bilgilere göre bir plan-proje çerçevesinde kim olduğunu bilmediğim sistemler ve yapılar tarafından öldürüleceğim, bunun da ‘intihar’ şeklinde servis edileceği bilgileri geliyor. Acil olarak kendimin ve ailemin korunmasına ihtiyaç var.”

Bunu, emniyet müdürü rütbesinde olan kişi yazıyor. Bu ülkede bazı olayların üzerine gittiği için bir emniyet müdürü öldürüleceğinden endişe ediyor, üstelik de öldürülmesi halinde buna intihar süsü verileceğini söylüyor. Emniyet müdürü kendisinin ve ailesinin can güvenliğinden endişe ediyor, acil koruma altına alınmasını talep ediyor… İnanıyorum ki ne kendisi, ne de ailesi şu an bile korunmuyordur… Yazıklar olsun…

Evini-barkını terk etti
Şeref Dereci, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hemşehrisi. Yani Rizeli. Zarrab hakkında ilk ihbarı o yapıyor. Ancak, bu ihbardan bir sonuç çıkmıyor. Olayın peşini bırakmıyor. Yeni bilgiler, belgeler buluyor. 16 Ocak 2013’te bir klasör içinde, çok büyük banka hesap hareketlerinin yer aldığı 405 sayfalık yeni belgeleri, Bomonti’de bulunan Boğaziçi Küçük ve Orta Ölçekli Denetim Grup Başkanlığı’na veriyor ve işin peşini de hiç bırakmıyor.

O, ölüm korkusu yüzünden uzun süredir evini barkını terk etmiş. İzini kaybettirmiş. Sık sık yer değiştiriyor. Kendisine ulaştığımda şunları anlattı:

‘Kurbanlık koyun gibiyim’
“İhbar ettiğim kişiler, ihbardan haberdar oldukları için can güvenliğim tehlikeye girmişti. Uzun süredir onlardan kaçıyordum. Ancak, asıl korkuya 17 Aralık operasyonundan sonra kapıldım. Şu ana kadar hayattaysam belki de bunu önce Allah’a, sonra sık yer değiştirmeye borçluyum. Bir gram bile can güvenliğim yok. Kurbanlık koyun gibi birisi gelip beni öldürecek diye bekliyorum. Elimdeki belgelerin bitmediğini, bu işin peşinde olanlar da biliyor. O yüzden can güvenliğim çok ama çok tehlikede. Herkes bunu bilsin.”

Yolsuzluğu, rüşvet iddialarını ortaya çıkartmak isteyenler açıkçası korunmak istiyor. “Ergenekon” davasının gizli tanıklarını koruyan devlet, büyük vurgun iddialarını ortaya çıkartanlara sahip çıkmayacak mı?

30 Kasım 2013 Cumartesi

Bakın nereleri yıkıp, yerine neler yapıyorlar - Saygı Öztürk

İller Bankası’ndan, çoğu davet yöntemiyle ihale verilen müteahhitlere otomobil aldırıldığını, bu otomobillerin önemli bir bölümünün “hizmet” amacıyla değil, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın seçim bölgesinde, banka ile ilgisi olmayan kişilere tahsis edildiğini Sayıştay raporuna dayalı olarak açıklamıştık. Rapordan sadece küçük bir bölüm almıştık.

Türkiye’nin ne hale geldiğinin bilinmesi açısından belirtiyorum, gazetemizde bu skandalın yazıldığı gün, bu yazının devamının da gelebileceğini bilen İller Bankası yönetimi karar aldı. Çalışanlara internette gazetemizin erişimi yasaklandı… Helal olsun size! Bize bu yaptırımı uygulayan yöneticilerin, raporu hazırlayan Sayıştay için de bir yaptırımı olacak mı?

Ne oldu genel müdürlük binaları

Ankara Opera Meydanı’nda, İller Bankası’nın aktifine kayıtlı olan, biri 11, diğeri ise 7 katlı genel müdürlük binaları bulunuyor. Bunlardan 7 katlı olanının yıkımı tamamlandı. 11 katlı olan bina ise boşaltıldı ve oranın da yakında yıkımına başlanacak.
Yıkılmasına bir şey demiyoruz. Ancak, madem 11 katlı olan binayı yıkacaktınız, bir yıl önce milyonlarca lira harcama yapılarak tepeden tırnağa niçin yenilettiniz? Bu kadar harcamayı yıkacağınız bina için yapmaya nasıl gönlünüz, vicdanınız el verdi? Milli servet niteliğindeki binaların önce onarımının yapılması, ardından da yıkımı vicdanlarınızı sızlatmıyor mu?

İşi lojmana taşıdılar

Genel müdürlük için Çankaya’da yeni bir hizmet binası yaptıracak ya da kiralayacak. İller Bankasının adına, şanına yakışan çok lüks bir bina olacakmış… Devlet öyle bir lükse düşmüş ki hemen her bakanlıkta en çok yapılan tamirat-tadilat ve yeni binalar. İller Bankası hiç geri durur mu? Genel müdürlük binalarını boşaltan İller Bankası’nın bugün nerede olduğunu merak ediyorsunuzdur. Daha önce lojman olarak kullanılırken üç ay önce tahliyesi gerçekleştirilen, Ankara Macunköy’deki lojmanlarda şimdi çalışmalar sürdürülüyor. Buradan da yeni kiralanan ve iç kısımları ilave masrafla banka tarafından yapılan bir binaya taşınılacak.

Banka yöneticileriyle, cami yöneticileri aynı

Ülkemizde 90 bin civarında cami bulunuyor. Her yıl ortalama 5 bin yeni cami yaptırılıyor. İller Bankası’nın Opera Meydanı’ndaki kıymetli genel müdürlük binası yıktırılınca, orada hemen temeller kazılmaya başlandı. İller Bankası binasının yerine cami yapılmasına karar verildi. Önünde her gün 100 binlerce kişinin geçtiği cami alanının etrafı yüksek perdelerle çevrildiği için içerdeki çalışmanın ne olduğu bilinmiyor. Dahası bir tabela da asılmamış.

İller Bankası Yönetim Kurulu Başkanvekili Ahmet Arslanoğlu’nun ve üst düzey bazı yöneticilerin cami yaptırma ve yaşatma derneğinin de yöneticiliğini yaptığını belirtelim. Bu cami çok çabuk yapılır. Çünkü, parası müteahhitlerden çıkacak. Tabii onlar da babasının hayrına bu yardımı yapmıyor. İller Bankası’ndan davet usulüyle kendilerine büyük ihaleler veriliyor. İhale bedelinin yüzde 20’si kendilerine avans olarak ödeniyor. Bazı müteahhitlerden öğrendiğim, daha avans verilmeden cami derneğine ne kadar yardım yapılacağının da pazarlığı yapıldığıdır. Bankada işinizin yürümesi, bundan sonra ihale alabilmeniz, hak edişlerinizin zamanında ödenmesi için sizin de cami inşaatına yardımda bulunmanız gerekiyor. Ne de olsa bankanın yönetim kurulu başkanvekili ile cami yaptırma derneğinin yöneticisi aynı kişi…

Müteahhit “yardım yapmıyorum” diyebilir mi? Peki, müteahhit bu parayı her halde cebinden vermiyordur? O da davet usulüyle aldığı ihalede camiye yapılacak yardımı da mutlaka hesaba katmıştır. Cami gibi kutsallığı hiç bir şekilde tartışılmayacak mekanların böyle şaibeli uygulamalara konu edilmesi utanç verici bir durum değil mi?

Yasaya aykırı temsil giderleri

Söz İller Bankası’ndan açıldığına göre, bankanın 2012-2013 dönemine ait Sayıştay raporundan bir bölüm okuyalım:

“Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü’nün yazısına rağmen, 27 Şubat 2013 tarih ve 7/143 sayılı Yönetim Kurulu kararıyla da, 31 Mart 2006 tarihinden bu yana olduğu gibi yasa hükmüne aykırı uygulamaya devam edilmesi yönünde karar alınmıştır. Bu kapsamda, farklı pozisyonlardaki toplam 126 personele 1 milyon 297 bin TL tutarında harcama yetkisi verilmiştir. Ayrıca, aktif görevden alınıp müşavir kadrosuna atanan ve üzerlerinde herhangi bir aktif görevi olmayan 8 personele de temsil ve ağırlama yetkisi kullanma izni verildiği görülmüştür.”
Üst düzey yöneticilerin ve misafirlerinin yemek, çay, kahve, meşrubat masraflarının da toplamı 1 milyon 225 bin lira olduğunu öğreniyoruz. Afiyet olsun beyler…

19 Kasım 2013 Salı

Askerler “Apo affı” istemiyor - Saygı Öztürk

Önümüzdeki yerel seçimler öncesi AKP’nin en büyük kozlarından biri “genel af” olacak. Af çıkarılmazsa bile seçim döneminde ısıtılacak, toplum “Apo affı”na hazırlanacak. Bir yanda teröristler, bir yanda bu ülkeye şanla-şerefle hizmet etmiş, devlet üstün hizmet madalyalarıyla, üstün cesaret ve feragat madalyalarıyla taçlandırılmış ama bugün cezaevinde bulunan komutanlar… Bir yanda kahramanlar, bir yanda bölücüler…

26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un, önceki Hava, Deniz Kuvvetleri komutanlarının, Jandarma Genel Komutanı’nın, çok sayıda asker hakkında “sahte” olduğu belirtilen belgelere dayanarak tutuklandıkları günlerde, “Abdullah Öcalan, PKK ve KCK’lıların serbest bırakılması için af çıkarılacak. Tepki olmaması için askerler tutuklanıyor” yorumları yapılıyordu. Bugün yapılan açıklamaların, kısa süre sonra tam tersi yönünde zaman zaman açıklamalar da yapılıyor. Örneğin Başbakan Erdoğan, genel af iddialarının gündeme geldiği ağustos ayında da “Genel af diye bir şey yok” demişti.

Ağustos ayında “genel af yok” diyen Başbakan’ın, Diyarbakır’da cezaevlerinin boşaltılacağını söylemesi genel af ya da infaz sisteminde mahkumlar lehine önemli düzenleme yapılacağı anlamı taşıyor. Belli bir süre cezaevinde kalanların “şartlı tahliye” edilmesi de her an gündeme gelebilir. 16 Şubat 1999 tarihinden bu yana cezaevinde yatan Abdulllah Öcalan, televizyonda Başbakan’ın ağzından “Kürdistan”, “Cezaevleri boşaltılacak” sözlerini duydukça ellerini ovuşturuyordur.

Askerlerden hep aynı ses
Şu anda cezaevlerinde mahkumiyeti Yargıtay tarafından da onanmış 227 emekli ve muvazzaf asker bulunuyor. Tutuklu olarak yargılamaları devam eden ya da davaları Yargıtay’a gönderilenlerin sayısı da 200’ün üzerinde…

“Af” denilince komutanlar öfkeleniyor. “Suç işleyen adam af bekler. Suç işlemedik ki biz affedilelim” diyorlar. Yargı mücadelesini sonuna kadar da sürdürmeye kararlı olduklarını vurguluyorlar. Avukat Murat Ergun, komutanları bahane ederek, teröristlerin affedilmek istenmesine büyük tepki olduğunu anlatıyor.

Aralarında emekli Orgeneral Bilgin Balanlı, emekli Korgeneral Turgut Atman, Tümgenerallar Atilla Özler ve Yalçın Ergül’ün de bulunduğu komutanların avukatlığını yapan Haluk Pekşen, dün cezaevine gidip müvekkilleriyle görüştü. O görüşmede, komutanların söylediklerini SÖZCÜ’ye şöyle anlattı:

“Bu kadar sahte belgelerle yargılandığımızın ayan-beyan ortaya çıkmasına, tüm dellilerin sahteliğini kanıtlamış olmamıza rağmen yargılama görüntüsüyle takip edilen ve ‘süreç’ adı verilen proje sonucu cezaevine konulduk. Biz mutlaka mahkum olmalıyız ki toplumda af için zemin hazırlansın…

Teröristlere af hazırlamak için
Biz asla böyle bir affı kabul etmiyoruz. İşlemediğimiz bir suçun affı olamaz. Sonuna kadar hukuki mücadelemizi sürdüreceğiz. Gerçek suçluların ortaya çıkırılmasını istiyoruz. Bizim yargılanmamızın temel sebebi Abdullah Öcalan ve onunla birlikte teröristlere af hazırlamaktı. Teröristlerin affından yararlanmak istemiyoruz.”

Aralarında emekli Amiraller Ali Semih Çetin, Soner Polat, Cem Gürdeniz ve Cem Ali Çakmak’ın da bulunduğu 14 denizcinin avukatı olan Şule Nazlıoğlu da, cezaevindeki askerlerin af konusuna bakışlarını şöyle aktardı:

“Hakkımızda verilen karar ciddi bir adli hatadır ve siyasidir. Bu tür delillerle dünyanın hiç bir yerinde böyle bir mahkumiyet kararı çıkmaz. Bu sebeple bizler af değil, bize yapılan bu adli hatanın bir an önce düzeltilmesini istiyoruz. PKK affı bizi ilgilendirmiyor.”

Birlikte anılmak istemiyorlar
CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, siyasi bir ayrım yapmadan cezaevleri ziyaretlerinde en çok bulunan milletvekillerinden biri… “Komutanlara Apo ile birlikte af” kuşkusuz cezaevinde olanların da gündeminde… Cezaevindeki havayı bir de milletvekili Veli Ağbaba’dan dinleyelim:
“Cezaevindeki askerler, PKK ve örgütün lideriyle birlikte anılmaktan rahatsızlar. PKK’lılar ile

birlikte bir af çıkarılması halinde örneğin emekli Korgeneral ve MHP Milletvekili Engin Alan, ‘böyle bir affı asla kabul etmem’ diyor. 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, böyle düşünülmesinin kendileri için son derece rahatsız edici ve kabul edilemez olduğunu bize söyledi. Birçokları, kendi davalarının siyasi, içinin boş olduğunun bilindiğini belirtip, cezaevinde tutulmalarının da siyasi proje olduğunu, İmralı’yı boşaltmak için kendilerinin kurban seçildiğini düşünüyorlar. Birlikte anılmaktan büyük rahatsızlık duyuyorlar.”

Bir ayağı cezaevinde olan Ağbaba, hükümet samimiyse Terörle Mücadele Kanunu ile Ceza Kanunu’nda bir takım düzenlemeler yaparsa birçok sorunun ve haksızlığın giderileceğine inanıyor.

17 Kasım 2013 Pazar

Barzani’nin haritasında 21 ilimiz - Saygı Öztürk

PKK’­nın ba­şı Ab­dul­lah Öca­lan, 21 Mart Nev­ruz Bay­ra­mı­’n­da Di­yar­ba­kı­r’­da oku­nan me­sa­jın­da “si­lah­lı
mü­ca­de­le dö­ne­mi bit­ti­” de­me­si­ne rağ­men, ör­gü­tün si­lah­la­rı bı­rak­ma­ya hiç
ni­ye­ti yok. Bı­ra­kın si­lah bı­rak­ma­yı, si­lah­lı gü­cü­nü da­ha da ar­tır­dı­ğı, ge­ce gö­rüş
dür­bün­le­ri da­hil ye­ni sa­vaş
do­na­nım­la­rı al­dı­ğı be­lir­len­di.
PKK, sa­de­ce Kürt­çü bir ör­güt de­ğil ay­nı za­man­da maf­ya ya­pı­lan­ma­sı için­de­dir.
 Si­la­hı bı­rak­tı­ğı gün, PKK
hiç­bir gü­cü­nün kal­ma­ya­ca­ğı­nı, on­la­rın ar­ka­sın­da­ki­ler de var olan güç­le­ri­ni
kay­be­de­ce­ği­ni çok iyi bi­lir­ler.
Öca­lan, ser­best kal­ma­dık­ça ya da is­te­di­ği ko­şul­lar sağ­lan­ma­dık­ça ör­gü­tün si­lah
 bı­rak­ma­sı­nı is­te­mez.
Çün­kü, Öca­la­n’­ı güç­lü kı­lan, pa­zar­lık gü­cü­nü ar­tı­ran si­lah­lı ör­güt ve onun üze­rin­de­ki et­ki­si­dir.
Hem si­lah­lı ka­na­dı, hem par­ti­le­ri var
Te­rör ör­gü­tü PKK, Gü­ney­do­ğu­’da ken­di­le­ri­nin gös­ter­di­ği aday­la­rı seç­ti­re­bil­mek için yi­ne si­la­hı gös­te­re­cek, di­ğer si­ya­si par­ti­le­rin aday­la­rı­nın et­ki­siz kal­ma­sı için ça­ba gös­te­re­cek­tir. An­cak bu kez du­rum bi­raz da­ha
de­ği­şik. PKK des­tek­li BDP’­ye kar­şı­lık, Hiz­bul­lah des­tek­li HÜ­DA Par­ti­si var. Gü­ney­do­ğu­’da bir dö­nem PKK ile kı­ran kı­ra­na si­lah­lı mü­ca­de­le­ye gi­ri­şen, de­ği­şik bir ya­pı­lan­ma için­de olan Hiz­bul­lah ör­gü­tü, Ku­zey Ira­k’­ta bu­lu­nan Kür­dis­tan İs­la­mi Par­ti­si­’ne ben­zer bir ça­lış­ma için­de…
PKK, din ek­sen­li böy­le bir si­ya­si par­ti­nin çık­ma­sın­dan hay­li ra­hat­sız ol­du. HÜ­DA Par­ti­si üye­le­ri­ne yö­ne­lik ey­lem­ler ger­çek­leş­ti­ri­li­yor. Bat­ma­n’­da PKK-Hiz­bul­lah ça­tış­ma­sı so­nu­cu bir PKK’­lı öl­dü­rül­dü. Bu de­mek­tir ki, ne PKK, ne de Hiz­bul­lah si­lah­tan vaz­geç­miş de­ğil. İki si­ya­si par­ti­nin de ar­ka­sın­da si­lah­lı te­rör ör­güt­le­ri
 bu­lun­ma­ya de­vam edi­yor.
Par­ti­nin ku­rul­ma­sıy­la, Hiz­bul­lah bit­miş de­ğil. Ak­si­ne na­sıl BDP’­yi des­tek­le­yen si­lah­lı te­rör ör­gü­tü var­sa,
di­ni öne çı­ka­ran HÜ­DA Par­ti­si­’nin ar­ka­sın­da da din­ci bir ör­güt ola­rak bi­li­nen Hiz­bul­lah bu­lu­nu­yor.
Açık­ça­sı “bit­ti­” de­ni­len Hiz­bul­lah’ın yal­nız Gü­ney­do­ğu­’da de­ğil ül­ke ge­ne­lin­de fa­ali­ye­ti­ni yi­ne sür­dür­dü­ğü
 bi­li­ni­yor. PKK’­nın, HÜ­DA Par­ti­si men­sup­la­rı­na dö­nük ey­lem­le­ri de­vam eder­se, Bat­ma­n’­da ol­du­ğu gi­bi
Hiz­bul­la­h’­ın da kar­şı­lık ve­re­ce­ği­nin güç­lü işa­ret­le­ri, is­tih­ba­rat bi­rim­le­ri­nin ça­lış­ma­la­rıy­la or­ta­ya çı­kı­yor.

Ki­min ki­min­le dans et­ti­ği bi­li­nir
Le­gal si­ya­si par­ti­le­rin tem­sil­ci­le­ri­nin çı­kıp “Bi­zim ar­ka­mız­da PKK va­r”, “Bi­zim ar­ka­mız­da Hiz­bul­lah va­r”
de­me­si­ni ta­bi­i ki kim­se bek­le­mez. An­cak Gü­ney­do­ğu­’da ki­min ki­min­le dans et­ti­ği çok iyi bi­li­nir.
Hiz­bul­lah, hem ken­di dı­şın­da­ki İs­la­mi ke­sim­le­ri, hem de ken­di için­de­ki mu­ha­lif İs­lam­cı­la­rı kat­let­ti. Hiz­bul­lah, İs­lam­cı­lı­ğın oto­ri­ter, tek­çi, te­ok­ra­tik çiz­gi­si­ni tem­sil eden, ço­ğul­cu­lu­ğa ve de­mok­ra­si­ye kar­şı bir ya­pı­nın
 tem­sil­ci­si ola­rak ken­di­si­ni gö­rü­yor.
Bir dö­nem Gü­ney­do­ğu­’da bu­lu­nan bü­tün ga­ze­te­ci­le­rin işi bı­rak­tı­ğı, ki­mi­le­ri­nin baş­ka il­le­re git­ti­ği dö­nem­de,
 sa­de­ce Ana­do­lu Ajan­sı Bü­ro Şe­fi Ra­şit Kı­sa­cık, Di­yar­ba­kır bü­ro­su­nu açık tut­muş, ça­lış­ma­la­rı­nı
sür­dür­müş­tü. Dün, Gü­ney­do­ğu­’da­ki si­ya­si ve si­lah­lı ör­güt­ler­le il­gi­li ge­liş­me­le­ri sor­dum. Şun­la­rı söy­le­di:
“Son ge­liş­me­ler­den an­lı­yo­ruz ki Hiz­bul­lah ay­rı bir ör­güt de­ğil. BDP na­sıl ken­di­si­nin le­gal ve si­ya­si bir par­ti
 ol­du­ğu­nu be­lirt­se de PKK çiz­gi­sin­den, hat­ta onun emir ve ko­mu­ta­sın­dan çık­mı­yor­sa, HÜ­DA Par­ti­si de,
 il­le­gal ör­güt ola­rak Hiz­bul­la­h’­ın ka­nat­la­rı al­tın­da­dır. Ya­ni BDP=PKK, HÜ­DA PAR=Hiz­bul­lah.
Sır­la­rıy­la bir­lik­te ah­re­te göç eden dö­ne­min Ola­ğa­nüs­tü Hal Böl­ge Va­li­si Hay­ri Ko­zak­çı­oğ­lu­‘na, Sil­van ve
Bat­ma­n’­da ‘Hiz­bul­la­h’ di­ye bir ör­güt ku­rul­du­ğu­nu ve PKK’­ya kar­şı ey­lem­ler­de bu­lun­du­ğu­nu söy­le­di­ğim­de ‘Ra­şit ne­re­den çı­ka­rı­yor­sun bun­la­rı­’ de­miş­ti. Ve çok geç­me­den Hiz­bul­lah-PKK ça­tış­ma­la­rı­nın Di­yar­ba­kı­r’­ın gö­be­ğin­de bi­le art­ma­sıy­la ger­çe­ği ka­bul­len­miş­ti. Bu son olu­şum da kor­ka­rım ay­nı. Şim­di­lik, böl­ge­de te­rö­rün ye­ni bir bo­yu­tu­nun ayak ses­le­ri var.”
21 ili­mi­zi top­rak­la­rın­da gös­te­ri­yor
Ku­zey Ira­k’­tan, Me­sut Bar­za­ni gel­di. Gü­ney­do­ğu­’da et­kin­li­ği bi­li­nen, hat­ta adı­na çı­ka­rı­lan si­ga­ra bi­le
 sa­tı­lan Bar­za­ni, kon­tro­lü al­tın­da­ki top­rak­lar­da bu­lu­nan te­rö­rist­le­rin Tür­ki­ye­’ye ge­lip ey­lem­ler yap­tı­ğı­nı,
as­ker­le­ri­mi­zi, ko­ru­cu­la­rı­mı­zı şe­hit et­ti­ği­ni, va­tan­daş­la­rı­mı­zı öl­dür­dü­ğü­nü ha­tır­lı­yor­dur.
PKK’­nın kampları Ku­zey Ira­k’­ta ol­ma­sı­na rağ­men, bun­la­ra ses çı­kart­ma­dı­ğı gi­bi, Tür­ki­ye­’nin mü­da­ha­le­si­ne de kar­şı çı­kı­yor. Tür­ki­ye, AKP dö­ne­min­de sı­nı­rın öte­si­ne adım bi­le ata­mı­yor. Şe­hit­le­ri­mi­zin ve­ril­di­ği gün­ler­de, Baş­ba­kan, Bar­za­ni­’ye söy­le­me­dik söz bı­rak­mı­yor ama hiç­bir yap­tı­rım­da da bu­gü­ne ka­dar bu­lun­ma­dı.
Bar­za­ni, bir dö­nem ken­di­si­ni “a­şi­ret re­isi­” di­ye aşa­ğı­la­ma­ya kalkışan Baş­ba­kan Er­do­ğan kar­şı­sın­da, gü­cü­nü bir kez da­ha gör­dü…
Ha­ri­ta­sın­da, ül­ke­mi­zin 21 ili­ni top­rak­la­rın­da gös­te­ren Bar­za­ni, dün o top­rak­lar­day­dı. Bun­dan son­ra Bar­za­ni­’yi tu­ta­na aşk ol­sun…

SÖZCÜ