Kısa mesafe, alçak irtifa ve engebeli arazide etkili olan silahlı helikopter sisteminin başta Güneydoğu sınırımız olmak üzere ülke savunması için gerekli bir silah sistemi olduğu kabul ediliyor. Eldeki mevcut envanterin mekanik ve teknolojik olarak çok eskidiği bu nedenle ATAK projesi kapsamındaki helikopterlerin acil bir ihtiyaç olduğu değerlendiriliyor.
TAI ve İtalyan Agusta (İtalyan devlet şirketi) tarafından Aselsan’ın da katkılarıyla geliştirilen ve tüm lisans hakları TAI’ye ait olan ATAK helikopteri ilgili makamların izniyle birçok fuarda uçuş gösterileri yaptı ve satışa sunuldu. Son olarak Bahreyn fuarında uçurulan bu helikopter, iki yıldır test edilmesine rağmen motorda titreme olduğu gerekçesiyle Savunma Sanayii Müsteşarlığı tarafından kabulü yaklaşık 3 yıldır yapılmıyor ve seri üretime de geçilemiyor.
O iddia konuşuluyor ama…
Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nda çok nitelikli kamu görevlileri bulunuyor. Eğer, üretilen helikopterin kabulünü yapmıyorlarsa bu işin içinde mutlaka bir şeyler vardır. Konunun biraz geçmişini araştırdığımda ilginç bilgilere ulaştım.
Savunma Sanayii Müsteşerlığı, bu helikopter ihalesi için TAI’yi ana yüklenici ilan ediyor ve firmalardan yerli üretim ve teknoloji transferi için teklif istiyor. Ancak ilk koşul olarak ihaleye girecek firmalardan “Başka firma temsilcisi olmadan doğrudan ihaleye gireceklerine dair” belge isteniyor. İhaleye girenler Türkiye’deki temsilciliklerini iptal ediyor ve ihaleye katılıyorlar.
O görüşmelerin yapıldığı günlerle ilgili bir de anekdot anlatılıyor. Şirketin avukatı, otomobilini Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın parkına bırakıyor. O gerilimli ve çetin müzakelerden çıktığında otomobilini park ettiği yeri hatırlamıyor. Otomobilinin çalındığını düşünüp polise başvuruyor. Oysa çalınma değil otomobil gerçekten park edildiği yerde bulunuyor.
İşte, zorlu maraton sonunda sözleşme bitiriliyor. Ancak Agusta firması bir tarafta İtalyanlar diğer tarafta da İngilizler’den oluşuyordu. İtalyan tarafı sözleşmeye “tamam” demesine rağmen, İngilizler bazı konularda hâlâ ayak diretiyordu. Bu durum, Savunma Sanayii Müstaşarlığı yetkililerine anlatıldı. Onlar, TAI yetkililerinin yanındaydı, zaten görüşmelerde gözlemci de bulunduruyorlardı.
Türk ve İngiliz görevliler bir türlü uzlaşamıyordu. Sonunda, İngilizler toplantıyı terk edip ülkelerine döndü. Türkiye, İtalyan grubu ile kaldı. Tüm işlemleri tamamlandı. Ancak onlar da doğal olarak yönetim kurulu başkanlarının ve genel müdürlerinin imzası için Türkiye’ye geleceklerini bu nedenle imza gününün belirlenmesi istiyorlardı.
İşte, o günlerde bazı siyasilerin İtalya’ya gittiği söyleniyor. Ancak, Agusta firması yetkilileri, bunu hiç doğrulamadı. Çünkü, iddia konusu rüşvetti… Sonunda sözleşmeye imzalar atıldı, törenler yapıldı, olay da unutulup gitti.
Rüşvet vermekten tutuklanmıştı
2 yıl kadar önce Agusta şirketinin genel müdürü, sözleşme karşılığı rüşvet vermekten dolayı tuttuklandı. Bir süre cezaevinde yattı. Sonra, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Rüşvet dağıtıldığı iddia edilen ülkeler arasında Türkiye de anılıyordu. Bu iddialar doğruysa bu durumda iki seçenek var:
- İtalya, rüşvet problemine Türkiye’yi karıştırmadan olayı kapatacak, Türkiye tarafı da helikopteri kabul edip Agusta’nın teminatını çözüp onları ibra ederek, “teknik problemler düzeltildi” deyip projeye devam edilecek ve 50 helikopter yapılacak.
- Agusta, Türkiye’ye rüşvet/komisyon verdiğini söyleyecek, bizi zor dumuna sokacak. O zaman Türk tarafı da “helikopter bozuk, kabul etmiyoruz” diye Agusta’yı sözleşmedeki tazminat maddesine göre mali yönden sıkıştıracak.
Bu iddayı açıklığa kavuşturmak için Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz‘ın şu sorulara cevap vermesi gerekir:
- ATAK helikoperi tasarım ve imalatı sonunda hatalı bulunduğu için mi kabul edilmedi? Hatalı ise tasarım ve üretimi yapanlar gecikme cezası ödedi mi? Hem hatalı, hem de ceza ödemedilerse, “sözleşme şartları yerine getirilmedi” diye neden ceza alınmıyor?
- Helikopter, birçok fuarda ve Türkiye’ye gelen heyetlere satış amacıyla tanıtıldığına göre, hatalı tasarım ve üretim söz konusu olmaması gerekir. Üretimi yapan ülkenin, “arızalı” diye teslim almadığı bir ürünü, başka ülkelere “sağlam” diye satmaya çalışması mümkün değildir. Demek ki ürün arızalı veya bozuk değil. Bu durumda helikopterin kabulünün yapılmamasının, İtalya’da yürütülen rüşvet davası ile ilgisi var mı?
Kimseyi rüşvet almakla suçlamıyoruz. Ancak, bu iddiaların da açıklığa kavuşması gerekiyor. İtalya’da, bu konuda açılmış “rüşvet davası” var. Acaba, İtalyan mahkemelerinin tutanaklarında Türkiye’nin adı geçiyor mu?
Saygı Öztürk
Saygı Öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Saygı Öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Ocak 2014 Salı
27 Aralık 2013 Cuma
İki ihbarcıya da ölüm tehdidi - Saygı Öztürk
Geçen Pazartesi günü gazetemizin manşetinde, seçime kadar Başbakan’dan habersiz operasyon yapılmayacağı haberi yer alıyordu. Bu bilgileri üst düzey bir emniyet yetkilisinden almıştım. Haberin üzerinden iki gün geçmeden olay patladı. Adli görevinde Cumhuriyet Savcısı’nın emrinde olması gereken polisi, müdürleri operasyona göndermedi. Bir hukuk devletinde, “Niçin gitmiyor?” diye sormak bile mümkün değil. İşte, ülkenin getirildiği durum böyle… 12 Eylül 1980 öncesinde, o dönem adı Toplum Polisi olan, bugünün Çevik Kuvvet polisi de göreve çıkmadı. Toplum Polisi merkezini, asker tanklarla sardı. Eyleme son vermeleri sağlandı. Eyleme öncülük yapanların silahları, evlerine gittiklerinde asker tarafından alındı. Sabah göreve gelenler de kapda bekleyen görevlilere silahlarını teslim etmek zorunda kaldılar. Bunun acısı poliste yıllarca dinmedi.12 Eylül’ü beklerken…
Bu olaydan kısa bir süre sonra, emniyet müdürü, yardımcıları, şube müdürleri Mamak Garnizonu’na davet edildi. Emniyet mensuplarının onuruna Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Recep Ergun tarafından yemek veriliyordu. Bir ara komutan, izin isteyip dışarıya çıktı.
Dışarıda tanklar yavaş yavaş hareket ediyordu. Ne olduğunu bazı polis müdürleri tahmin ediyordu. Nitekim Recep Paşa, karargaha döndüğünde, kürsüye çıktı, “Arkadaşlar, şu saatten itibaren ordu yönetime el koymuştur. Emniyet mensubu arkadaşlardan bizimle çalışmak istemeyen varsa söyleyebilir” dedi. Emniyet mensupları, komutanı alkışlarken “Ordumuz çok yaşasın” diye bağırdılar ve sabaha karşı herkes görev yerine döndü.
12 Eylül öncesi yaşanan bazı talihsiz olaylar, bugün de yaşanmaya başlandı. Cumhuriyet Savcısı yasaların açık hükmüne rağmen, polisi göreve gönderemiyor. Suçüstü halleri ve hakkında gözaltı, yakalama kararı verilen kişiyi polis yakalayıp teslim etmek durumundadır. Ancak, şimdi Emniyet’in, yargıya karşı bir direnişi söz konusu. Bunun sıkıntılarını, sancılarını Türkiye çok çekecektir.
Başbakan, “Devletin polisi” için sıkça “Benim polisim” diyor. Bu sözleri aslında Emniyet’te büyük rahatsızlık da yaratıyor. Cumhuriyet Savcısı’nın emrine rağmen, polis gözaltına alınmasını istediği kişileri Başbakanın talimatı nedeniyle getirmiyorsa vay ülkemize… Kendilerine böyle bir emir verilse bile polisin kanunsuz emri yerine getirmemesi gerekiyor. Aksi halde bu durum kendileri hakkında yasal işlem yapılmasını ortadan kaldıramaz. Bugünün yarınının da olduğunu, devlet memuru unutmamalı.
‘İntihar süsü verilecek’
Orhan İnce, daha önce İstanbul’da Fatih Emniyet Müdür Yardımcılığı görevinde bulunuyordu. Bazı üst düzey yöneticilere rüşvet vermesiyle gündeme gelen Reza Zarrab’ı Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK) ihbar etmişti. Görev yerinin de rüşvet karşılığı değiştirildiğini düşünüyor, İstanbul’dan alınıp Zonguldak’a tayin edilmesinin arkasında Zarrab olduğunu öne sürüyor. Bu değişiklik için başka iddialar olduğunu da hatırlatalım. İnce, bir dönem derslerine giren öğretim üyesini önceki gece televizyonda görünce telefon numarasına çok önemli bir mesaj gönderdi. O mesajda şunlar yazılıydı:
“Değişik kaynaklardan gelen bilgilere göre bir plan-proje çerçevesinde kim olduğunu bilmediğim sistemler ve yapılar tarafından öldürüleceğim, bunun da ‘intihar’ şeklinde servis edileceği bilgileri geliyor. Acil olarak kendimin ve ailemin korunmasına ihtiyaç var.”
Bunu, emniyet müdürü rütbesinde olan kişi yazıyor. Bu ülkede bazı olayların üzerine gittiği için bir emniyet müdürü öldürüleceğinden endişe ediyor, üstelik de öldürülmesi halinde buna intihar süsü verileceğini söylüyor. Emniyet müdürü kendisinin ve ailesinin can güvenliğinden endişe ediyor, acil koruma altına alınmasını talep ediyor… İnanıyorum ki ne kendisi, ne de ailesi şu an bile korunmuyordur… Yazıklar olsun…
Evini-barkını terk etti
Şeref Dereci, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hemşehrisi. Yani Rizeli. Zarrab hakkında ilk ihbarı o yapıyor. Ancak, bu ihbardan bir sonuç çıkmıyor. Olayın peşini bırakmıyor. Yeni bilgiler, belgeler buluyor. 16 Ocak 2013’te bir klasör içinde, çok büyük banka hesap hareketlerinin yer aldığı 405 sayfalık yeni belgeleri, Bomonti’de bulunan Boğaziçi Küçük ve Orta Ölçekli Denetim Grup Başkanlığı’na veriyor ve işin peşini de hiç bırakmıyor.
O, ölüm korkusu yüzünden uzun süredir evini barkını terk etmiş. İzini kaybettirmiş. Sık sık yer değiştiriyor. Kendisine ulaştığımda şunları anlattı:
‘Kurbanlık koyun gibiyim’
“İhbar ettiğim kişiler, ihbardan haberdar oldukları için can güvenliğim tehlikeye girmişti. Uzun süredir onlardan kaçıyordum. Ancak, asıl korkuya 17 Aralık operasyonundan sonra kapıldım. Şu ana kadar hayattaysam belki de bunu önce Allah’a, sonra sık yer değiştirmeye borçluyum. Bir gram bile can güvenliğim yok. Kurbanlık koyun gibi birisi gelip beni öldürecek diye bekliyorum. Elimdeki belgelerin bitmediğini, bu işin peşinde olanlar da biliyor. O yüzden can güvenliğim çok ama çok tehlikede. Herkes bunu bilsin.”
Yolsuzluğu, rüşvet iddialarını ortaya çıkartmak isteyenler açıkçası korunmak istiyor. “Ergenekon” davasının gizli tanıklarını koruyan devlet, büyük vurgun iddialarını ortaya çıkartanlara sahip çıkmayacak mı?
30 Kasım 2013 Cumartesi
Bakın nereleri yıkıp, yerine neler yapıyorlar - Saygı Öztürk
İller Bankası’ndan, çoğu davet yöntemiyle ihale verilen müteahhitlere otomobil aldırıldığını, bu otomobillerin önemli bir bölümünün “hizmet” amacıyla değil, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın seçim bölgesinde, banka ile ilgisi olmayan kişilere tahsis edildiğini Sayıştay raporuna dayalı olarak açıklamıştık. Rapordan sadece küçük bir bölüm almıştık.
Türkiye’nin ne hale geldiğinin bilinmesi açısından belirtiyorum, gazetemizde bu skandalın yazıldığı gün, bu yazının devamının da gelebileceğini bilen İller Bankası yönetimi karar aldı. Çalışanlara internette gazetemizin erişimi yasaklandı… Helal olsun size! Bize bu yaptırımı uygulayan yöneticilerin, raporu hazırlayan Sayıştay için de bir yaptırımı olacak mı?
Ne oldu genel müdürlük binaları
Ankara Opera Meydanı’nda, İller Bankası’nın aktifine kayıtlı olan, biri 11, diğeri ise 7 katlı genel müdürlük binaları bulunuyor. Bunlardan 7 katlı olanının yıkımı tamamlandı. 11 katlı olan bina ise boşaltıldı ve oranın da yakında yıkımına başlanacak.
Yıkılmasına bir şey demiyoruz. Ancak, madem 11 katlı olan binayı yıkacaktınız, bir yıl önce milyonlarca lira harcama yapılarak tepeden tırnağa niçin yenilettiniz? Bu kadar harcamayı yıkacağınız bina için yapmaya nasıl gönlünüz, vicdanınız el verdi? Milli servet niteliğindeki binaların önce onarımının yapılması, ardından da yıkımı vicdanlarınızı sızlatmıyor mu?
İşi lojmana taşıdılar
Genel müdürlük için Çankaya’da yeni bir hizmet binası yaptıracak ya da kiralayacak. İller Bankasının adına, şanına yakışan çok lüks bir bina olacakmış… Devlet öyle bir lükse düşmüş ki hemen her bakanlıkta en çok yapılan tamirat-tadilat ve yeni binalar. İller Bankası hiç geri durur mu? Genel müdürlük binalarını boşaltan İller Bankası’nın bugün nerede olduğunu merak ediyorsunuzdur. Daha önce lojman olarak kullanılırken üç ay önce tahliyesi gerçekleştirilen, Ankara Macunköy’deki lojmanlarda şimdi çalışmalar sürdürülüyor. Buradan da yeni kiralanan ve iç kısımları ilave masrafla banka tarafından yapılan bir binaya taşınılacak.
Banka yöneticileriyle, cami yöneticileri aynı
Ülkemizde 90 bin civarında cami bulunuyor. Her yıl ortalama 5 bin yeni cami yaptırılıyor. İller Bankası’nın Opera Meydanı’ndaki kıymetli genel müdürlük binası yıktırılınca, orada hemen temeller kazılmaya başlandı. İller Bankası binasının yerine cami yapılmasına karar verildi. Önünde her gün 100 binlerce kişinin geçtiği cami alanının etrafı yüksek perdelerle çevrildiği için içerdeki çalışmanın ne olduğu bilinmiyor. Dahası bir tabela da asılmamış.
İller Bankası Yönetim Kurulu Başkanvekili Ahmet Arslanoğlu’nun ve üst düzey bazı yöneticilerin cami yaptırma ve yaşatma derneğinin de yöneticiliğini yaptığını belirtelim. Bu cami çok çabuk yapılır. Çünkü, parası müteahhitlerden çıkacak. Tabii onlar da babasının hayrına bu yardımı yapmıyor. İller Bankası’ndan davet usulüyle kendilerine büyük ihaleler veriliyor. İhale bedelinin yüzde 20’si kendilerine avans olarak ödeniyor. Bazı müteahhitlerden öğrendiğim, daha avans verilmeden cami derneğine ne kadar yardım yapılacağının da pazarlığı yapıldığıdır. Bankada işinizin yürümesi, bundan sonra ihale alabilmeniz, hak edişlerinizin zamanında ödenmesi için sizin de cami inşaatına yardımda bulunmanız gerekiyor. Ne de olsa bankanın yönetim kurulu başkanvekili ile cami yaptırma derneğinin yöneticisi aynı kişi…
Müteahhit “yardım yapmıyorum” diyebilir mi? Peki, müteahhit bu parayı her halde cebinden vermiyordur? O da davet usulüyle aldığı ihalede camiye yapılacak yardımı da mutlaka hesaba katmıştır. Cami gibi kutsallığı hiç bir şekilde tartışılmayacak mekanların böyle şaibeli uygulamalara konu edilmesi utanç verici bir durum değil mi?
Yasaya aykırı temsil giderleri
Söz İller Bankası’ndan açıldığına göre, bankanın 2012-2013 dönemine ait Sayıştay raporundan bir bölüm okuyalım:
“Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü’nün yazısına rağmen, 27 Şubat 2013 tarih ve 7/143 sayılı Yönetim Kurulu kararıyla da, 31 Mart 2006 tarihinden bu yana olduğu gibi yasa hükmüne aykırı uygulamaya devam edilmesi yönünde karar alınmıştır. Bu kapsamda, farklı pozisyonlardaki toplam 126 personele 1 milyon 297 bin TL tutarında harcama yetkisi verilmiştir. Ayrıca, aktif görevden alınıp müşavir kadrosuna atanan ve üzerlerinde herhangi bir aktif görevi olmayan 8 personele de temsil ve ağırlama yetkisi kullanma izni verildiği görülmüştür.”
Üst düzey yöneticilerin ve misafirlerinin yemek, çay, kahve, meşrubat masraflarının da toplamı 1 milyon 225 bin lira olduğunu öğreniyoruz. Afiyet olsun beyler…
Türkiye’nin ne hale geldiğinin bilinmesi açısından belirtiyorum, gazetemizde bu skandalın yazıldığı gün, bu yazının devamının da gelebileceğini bilen İller Bankası yönetimi karar aldı. Çalışanlara internette gazetemizin erişimi yasaklandı… Helal olsun size! Bize bu yaptırımı uygulayan yöneticilerin, raporu hazırlayan Sayıştay için de bir yaptırımı olacak mı?
Ne oldu genel müdürlük binaları
Ankara Opera Meydanı’nda, İller Bankası’nın aktifine kayıtlı olan, biri 11, diğeri ise 7 katlı genel müdürlük binaları bulunuyor. Bunlardan 7 katlı olanının yıkımı tamamlandı. 11 katlı olan bina ise boşaltıldı ve oranın da yakında yıkımına başlanacak.
Yıkılmasına bir şey demiyoruz. Ancak, madem 11 katlı olan binayı yıkacaktınız, bir yıl önce milyonlarca lira harcama yapılarak tepeden tırnağa niçin yenilettiniz? Bu kadar harcamayı yıkacağınız bina için yapmaya nasıl gönlünüz, vicdanınız el verdi? Milli servet niteliğindeki binaların önce onarımının yapılması, ardından da yıkımı vicdanlarınızı sızlatmıyor mu?
İşi lojmana taşıdılar
Genel müdürlük için Çankaya’da yeni bir hizmet binası yaptıracak ya da kiralayacak. İller Bankasının adına, şanına yakışan çok lüks bir bina olacakmış… Devlet öyle bir lükse düşmüş ki hemen her bakanlıkta en çok yapılan tamirat-tadilat ve yeni binalar. İller Bankası hiç geri durur mu? Genel müdürlük binalarını boşaltan İller Bankası’nın bugün nerede olduğunu merak ediyorsunuzdur. Daha önce lojman olarak kullanılırken üç ay önce tahliyesi gerçekleştirilen, Ankara Macunköy’deki lojmanlarda şimdi çalışmalar sürdürülüyor. Buradan da yeni kiralanan ve iç kısımları ilave masrafla banka tarafından yapılan bir binaya taşınılacak.
Banka yöneticileriyle, cami yöneticileri aynı
Ülkemizde 90 bin civarında cami bulunuyor. Her yıl ortalama 5 bin yeni cami yaptırılıyor. İller Bankası’nın Opera Meydanı’ndaki kıymetli genel müdürlük binası yıktırılınca, orada hemen temeller kazılmaya başlandı. İller Bankası binasının yerine cami yapılmasına karar verildi. Önünde her gün 100 binlerce kişinin geçtiği cami alanının etrafı yüksek perdelerle çevrildiği için içerdeki çalışmanın ne olduğu bilinmiyor. Dahası bir tabela da asılmamış.
İller Bankası Yönetim Kurulu Başkanvekili Ahmet Arslanoğlu’nun ve üst düzey bazı yöneticilerin cami yaptırma ve yaşatma derneğinin de yöneticiliğini yaptığını belirtelim. Bu cami çok çabuk yapılır. Çünkü, parası müteahhitlerden çıkacak. Tabii onlar da babasının hayrına bu yardımı yapmıyor. İller Bankası’ndan davet usulüyle kendilerine büyük ihaleler veriliyor. İhale bedelinin yüzde 20’si kendilerine avans olarak ödeniyor. Bazı müteahhitlerden öğrendiğim, daha avans verilmeden cami derneğine ne kadar yardım yapılacağının da pazarlığı yapıldığıdır. Bankada işinizin yürümesi, bundan sonra ihale alabilmeniz, hak edişlerinizin zamanında ödenmesi için sizin de cami inşaatına yardımda bulunmanız gerekiyor. Ne de olsa bankanın yönetim kurulu başkanvekili ile cami yaptırma derneğinin yöneticisi aynı kişi…
Müteahhit “yardım yapmıyorum” diyebilir mi? Peki, müteahhit bu parayı her halde cebinden vermiyordur? O da davet usulüyle aldığı ihalede camiye yapılacak yardımı da mutlaka hesaba katmıştır. Cami gibi kutsallığı hiç bir şekilde tartışılmayacak mekanların böyle şaibeli uygulamalara konu edilmesi utanç verici bir durum değil mi?
Yasaya aykırı temsil giderleri
Söz İller Bankası’ndan açıldığına göre, bankanın 2012-2013 dönemine ait Sayıştay raporundan bir bölüm okuyalım:
“Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü’nün yazısına rağmen, 27 Şubat 2013 tarih ve 7/143 sayılı Yönetim Kurulu kararıyla da, 31 Mart 2006 tarihinden bu yana olduğu gibi yasa hükmüne aykırı uygulamaya devam edilmesi yönünde karar alınmıştır. Bu kapsamda, farklı pozisyonlardaki toplam 126 personele 1 milyon 297 bin TL tutarında harcama yetkisi verilmiştir. Ayrıca, aktif görevden alınıp müşavir kadrosuna atanan ve üzerlerinde herhangi bir aktif görevi olmayan 8 personele de temsil ve ağırlama yetkisi kullanma izni verildiği görülmüştür.”
Üst düzey yöneticilerin ve misafirlerinin yemek, çay, kahve, meşrubat masraflarının da toplamı 1 milyon 225 bin lira olduğunu öğreniyoruz. Afiyet olsun beyler…
19 Kasım 2013 Salı
Askerler “Apo affı” istemiyor - Saygı Öztürk
Önümüzdeki yerel seçimler öncesi AKP’nin en büyük kozlarından biri “genel af” olacak. Af çıkarılmazsa bile seçim döneminde ısıtılacak, toplum “Apo affı”na hazırlanacak. Bir yanda teröristler, bir yanda bu ülkeye şanla-şerefle hizmet etmiş, devlet üstün hizmet madalyalarıyla, üstün cesaret ve feragat madalyalarıyla taçlandırılmış ama bugün cezaevinde bulunan komutanlar… Bir yanda kahramanlar, bir yanda bölücüler…
26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un, önceki Hava, Deniz Kuvvetleri komutanlarının, Jandarma Genel Komutanı’nın, çok sayıda asker hakkında “sahte” olduğu belirtilen belgelere dayanarak tutuklandıkları günlerde, “Abdullah Öcalan, PKK ve KCK’lıların serbest bırakılması için af çıkarılacak. Tepki olmaması için askerler tutuklanıyor” yorumları yapılıyordu. Bugün yapılan açıklamaların, kısa süre sonra tam tersi yönünde zaman zaman açıklamalar da yapılıyor. Örneğin Başbakan Erdoğan, genel af iddialarının gündeme geldiği ağustos ayında da “Genel af diye bir şey yok” demişti.
Ağustos ayında “genel af yok” diyen Başbakan’ın, Diyarbakır’da cezaevlerinin boşaltılacağını söylemesi genel af ya da infaz sisteminde mahkumlar lehine önemli düzenleme yapılacağı anlamı taşıyor. Belli bir süre cezaevinde kalanların “şartlı tahliye” edilmesi de her an gündeme gelebilir. 16 Şubat 1999 tarihinden bu yana cezaevinde yatan Abdulllah Öcalan, televizyonda Başbakan’ın ağzından “Kürdistan”, “Cezaevleri boşaltılacak” sözlerini duydukça ellerini ovuşturuyordur.
Askerlerden hep aynı ses
Şu anda cezaevlerinde mahkumiyeti Yargıtay tarafından da onanmış 227 emekli ve muvazzaf asker bulunuyor. Tutuklu olarak yargılamaları devam eden ya da davaları Yargıtay’a gönderilenlerin sayısı da 200’ün üzerinde…
“Af” denilince komutanlar öfkeleniyor. “Suç işleyen adam af bekler. Suç işlemedik ki biz affedilelim” diyorlar. Yargı mücadelesini sonuna kadar da sürdürmeye kararlı olduklarını vurguluyorlar. Avukat Murat Ergun, komutanları bahane ederek, teröristlerin affedilmek istenmesine büyük tepki olduğunu anlatıyor.
Aralarında emekli Orgeneral Bilgin Balanlı, emekli Korgeneral Turgut Atman, Tümgenerallar Atilla Özler ve Yalçın Ergül’ün de bulunduğu komutanların avukatlığını yapan Haluk Pekşen, dün cezaevine gidip müvekkilleriyle görüştü. O görüşmede, komutanların söylediklerini SÖZCÜ’ye şöyle anlattı:
“Bu kadar sahte belgelerle yargılandığımızın ayan-beyan ortaya çıkmasına, tüm dellilerin sahteliğini kanıtlamış olmamıza rağmen yargılama görüntüsüyle takip edilen ve ‘süreç’ adı verilen proje sonucu cezaevine konulduk. Biz mutlaka mahkum olmalıyız ki toplumda af için zemin hazırlansın…
Teröristlere af hazırlamak için
Biz asla böyle bir affı kabul etmiyoruz. İşlemediğimiz bir suçun affı olamaz. Sonuna kadar hukuki mücadelemizi sürdüreceğiz. Gerçek suçluların ortaya çıkırılmasını istiyoruz. Bizim yargılanmamızın temel sebebi Abdullah Öcalan ve onunla birlikte teröristlere af hazırlamaktı. Teröristlerin affından yararlanmak istemiyoruz.”
Aralarında emekli Amiraller Ali Semih Çetin, Soner Polat, Cem Gürdeniz ve Cem Ali Çakmak’ın da bulunduğu 14 denizcinin avukatı olan Şule Nazlıoğlu da, cezaevindeki askerlerin af konusuna bakışlarını şöyle aktardı:
“Hakkımızda verilen karar ciddi bir adli hatadır ve siyasidir. Bu tür delillerle dünyanın hiç bir yerinde böyle bir mahkumiyet kararı çıkmaz. Bu sebeple bizler af değil, bize yapılan bu adli hatanın bir an önce düzeltilmesini istiyoruz. PKK affı bizi ilgilendirmiyor.”
Birlikte anılmak istemiyorlar
CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, siyasi bir ayrım yapmadan cezaevleri ziyaretlerinde en çok bulunan milletvekillerinden biri… “Komutanlara Apo ile birlikte af” kuşkusuz cezaevinde olanların da gündeminde… Cezaevindeki havayı bir de milletvekili Veli Ağbaba’dan dinleyelim:
“Cezaevindeki askerler, PKK ve örgütün lideriyle birlikte anılmaktan rahatsızlar. PKK’lılar ile
birlikte bir af çıkarılması halinde örneğin emekli Korgeneral ve MHP Milletvekili Engin Alan, ‘böyle bir affı asla kabul etmem’ diyor. 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, böyle düşünülmesinin kendileri için son derece rahatsız edici ve kabul edilemez olduğunu bize söyledi. Birçokları, kendi davalarının siyasi, içinin boş olduğunun bilindiğini belirtip, cezaevinde tutulmalarının da siyasi proje olduğunu, İmralı’yı boşaltmak için kendilerinin kurban seçildiğini düşünüyorlar. Birlikte anılmaktan büyük rahatsızlık duyuyorlar.”
Bir ayağı cezaevinde olan Ağbaba, hükümet samimiyse Terörle Mücadele Kanunu ile Ceza Kanunu’nda bir takım düzenlemeler yaparsa birçok sorunun ve haksızlığın giderileceğine inanıyor.
26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un, önceki Hava, Deniz Kuvvetleri komutanlarının, Jandarma Genel Komutanı’nın, çok sayıda asker hakkında “sahte” olduğu belirtilen belgelere dayanarak tutuklandıkları günlerde, “Abdullah Öcalan, PKK ve KCK’lıların serbest bırakılması için af çıkarılacak. Tepki olmaması için askerler tutuklanıyor” yorumları yapılıyordu. Bugün yapılan açıklamaların, kısa süre sonra tam tersi yönünde zaman zaman açıklamalar da yapılıyor. Örneğin Başbakan Erdoğan, genel af iddialarının gündeme geldiği ağustos ayında da “Genel af diye bir şey yok” demişti.
Ağustos ayında “genel af yok” diyen Başbakan’ın, Diyarbakır’da cezaevlerinin boşaltılacağını söylemesi genel af ya da infaz sisteminde mahkumlar lehine önemli düzenleme yapılacağı anlamı taşıyor. Belli bir süre cezaevinde kalanların “şartlı tahliye” edilmesi de her an gündeme gelebilir. 16 Şubat 1999 tarihinden bu yana cezaevinde yatan Abdulllah Öcalan, televizyonda Başbakan’ın ağzından “Kürdistan”, “Cezaevleri boşaltılacak” sözlerini duydukça ellerini ovuşturuyordur.
Askerlerden hep aynı ses
Şu anda cezaevlerinde mahkumiyeti Yargıtay tarafından da onanmış 227 emekli ve muvazzaf asker bulunuyor. Tutuklu olarak yargılamaları devam eden ya da davaları Yargıtay’a gönderilenlerin sayısı da 200’ün üzerinde…
“Af” denilince komutanlar öfkeleniyor. “Suç işleyen adam af bekler. Suç işlemedik ki biz affedilelim” diyorlar. Yargı mücadelesini sonuna kadar da sürdürmeye kararlı olduklarını vurguluyorlar. Avukat Murat Ergun, komutanları bahane ederek, teröristlerin affedilmek istenmesine büyük tepki olduğunu anlatıyor.
Aralarında emekli Orgeneral Bilgin Balanlı, emekli Korgeneral Turgut Atman, Tümgenerallar Atilla Özler ve Yalçın Ergül’ün de bulunduğu komutanların avukatlığını yapan Haluk Pekşen, dün cezaevine gidip müvekkilleriyle görüştü. O görüşmede, komutanların söylediklerini SÖZCÜ’ye şöyle anlattı:
“Bu kadar sahte belgelerle yargılandığımızın ayan-beyan ortaya çıkmasına, tüm dellilerin sahteliğini kanıtlamış olmamıza rağmen yargılama görüntüsüyle takip edilen ve ‘süreç’ adı verilen proje sonucu cezaevine konulduk. Biz mutlaka mahkum olmalıyız ki toplumda af için zemin hazırlansın…
Teröristlere af hazırlamak için
Biz asla böyle bir affı kabul etmiyoruz. İşlemediğimiz bir suçun affı olamaz. Sonuna kadar hukuki mücadelemizi sürdüreceğiz. Gerçek suçluların ortaya çıkırılmasını istiyoruz. Bizim yargılanmamızın temel sebebi Abdullah Öcalan ve onunla birlikte teröristlere af hazırlamaktı. Teröristlerin affından yararlanmak istemiyoruz.”
Aralarında emekli Amiraller Ali Semih Çetin, Soner Polat, Cem Gürdeniz ve Cem Ali Çakmak’ın da bulunduğu 14 denizcinin avukatı olan Şule Nazlıoğlu da, cezaevindeki askerlerin af konusuna bakışlarını şöyle aktardı:
“Hakkımızda verilen karar ciddi bir adli hatadır ve siyasidir. Bu tür delillerle dünyanın hiç bir yerinde böyle bir mahkumiyet kararı çıkmaz. Bu sebeple bizler af değil, bize yapılan bu adli hatanın bir an önce düzeltilmesini istiyoruz. PKK affı bizi ilgilendirmiyor.”
Birlikte anılmak istemiyorlar
CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, siyasi bir ayrım yapmadan cezaevleri ziyaretlerinde en çok bulunan milletvekillerinden biri… “Komutanlara Apo ile birlikte af” kuşkusuz cezaevinde olanların da gündeminde… Cezaevindeki havayı bir de milletvekili Veli Ağbaba’dan dinleyelim:
“Cezaevindeki askerler, PKK ve örgütün lideriyle birlikte anılmaktan rahatsızlar. PKK’lılar ile
birlikte bir af çıkarılması halinde örneğin emekli Korgeneral ve MHP Milletvekili Engin Alan, ‘böyle bir affı asla kabul etmem’ diyor. 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, böyle düşünülmesinin kendileri için son derece rahatsız edici ve kabul edilemez olduğunu bize söyledi. Birçokları, kendi davalarının siyasi, içinin boş olduğunun bilindiğini belirtip, cezaevinde tutulmalarının da siyasi proje olduğunu, İmralı’yı boşaltmak için kendilerinin kurban seçildiğini düşünüyorlar. Birlikte anılmaktan büyük rahatsızlık duyuyorlar.”
Bir ayağı cezaevinde olan Ağbaba, hükümet samimiyse Terörle Mücadele Kanunu ile Ceza Kanunu’nda bir takım düzenlemeler yaparsa birçok sorunun ve haksızlığın giderileceğine inanıyor.
17 Kasım 2013 Pazar
Barzani’nin haritasında 21 ilimiz - Saygı Öztürk
PKK’nın başı Abdullah Öcalan, 21 Mart Nevruz Bayramı’nda Diyarbakır’da okunan mesajında “silahlı
mücadele dönemi bitti” demesine rağmen, örgütün silahları bırakmaya hiç
niyeti yok. Bırakın silah bırakmayı, silahlı gücünü daha da artırdığı, gece görüş
dürbünleri dahil yeni savaş
donanımları aldığı belirlendi.
PKK, sadece Kürtçü bir örgüt değil aynı zamanda mafya yapılanması içindedir.
Silahı bıraktığı gün, PKK
hiçbir gücünün kalmayacağını, onların arkasındakiler de var olan güçlerini
kaybedeceğini çok iyi bilirler.
Öcalan, serbest kalmadıkça ya da istediği koşullar sağlanmadıkça örgütün silah
bırakmasını istemez.
Çünkü, Öcalan’ı güçlü kılan, pazarlık gücünü artıran silahlı örgüt ve onun üzerindeki etkisidir.
Hem silahlı kanadı, hem partileri var
Terör örgütü PKK, Güneydoğu’da kendilerinin gösterdiği adayları seçtirebilmek için yine silahı gösterecek, diğer siyasi partilerin adaylarının etkisiz kalması için çaba gösterecektir. Ancak bu kez durum biraz daha
değişik. PKK destekli BDP’ye karşılık, Hizbullah destekli HÜDA Partisi var. Güneydoğu’da bir dönem PKK ile kıran kırana silahlı mücadeleye girişen, değişik bir yapılanma içinde olan Hizbullah örgütü, Kuzey Irak’ta bulunan Kürdistan İslami Partisi’ne benzer bir çalışma içinde…
PKK, din eksenli böyle bir siyasi partinin çıkmasından hayli rahatsız oldu. HÜDA Partisi üyelerine yönelik eylemler gerçekleştiriliyor. Batman’da PKK-Hizbullah çatışması sonucu bir PKK’lı öldürüldü. Bu demektir ki, ne PKK, ne de Hizbullah silahtan vazgeçmiş değil. İki siyasi partinin de arkasında silahlı terör örgütleri
bulunmaya devam ediyor.
Partinin kurulmasıyla, Hizbullah bitmiş değil. Aksine nasıl BDP’yi destekleyen silahlı terör örgütü varsa,
dini öne çıkaran HÜDA Partisi’nin arkasında da dinci bir örgüt olarak bilinen Hizbullah bulunuyor.
Açıkçası “bitti” denilen Hizbullah’ın yalnız Güneydoğu’da değil ülke genelinde faaliyetini yine sürdürdüğü
biliniyor. PKK’nın, HÜDA Partisi mensuplarına dönük eylemleri devam ederse, Batman’da olduğu gibi
Hizbullah’ın da karşılık vereceğinin güçlü işaretleri, istihbarat birimlerinin çalışmalarıyla ortaya çıkıyor.
Kimin kiminle dans ettiği bilinir
Legal siyasi partilerin temsilcilerinin çıkıp “Bizim arkamızda PKK var”, “Bizim arkamızda Hizbullah var”
demesini tabii ki kimse beklemez. Ancak Güneydoğu’da kimin kiminle dans ettiği çok iyi bilinir.
Hizbullah, hem kendi dışındaki İslami kesimleri, hem de kendi içindeki muhalif İslamcıları katletti. Hizbullah, İslamcılığın otoriter, tekçi, teokratik çizgisini temsil eden, çoğulculuğa ve demokrasiye karşı bir yapının
temsilcisi olarak kendisini görüyor.
Bir dönem Güneydoğu’da bulunan bütün gazetecilerin işi bıraktığı, kimilerinin başka illere gittiği dönemde,
sadece Anadolu Ajansı Büro Şefi Raşit Kısacık, Diyarbakır bürosunu açık tutmuş, çalışmalarını
sürdürmüştü. Dün, Güneydoğu’daki siyasi ve silahlı örgütlerle ilgili gelişmeleri sordum. Şunları söyledi:
“Son gelişmelerden anlıyoruz ki Hizbullah ayrı bir örgüt değil. BDP nasıl kendisinin legal ve siyasi bir parti
olduğunu belirtse de PKK çizgisinden, hatta onun emir ve komutasından çıkmıyorsa, HÜDA Partisi de,
illegal örgüt olarak Hizbullah’ın kanatları altındadır. Yani BDP=PKK, HÜDA PAR=Hizbullah.
Sırlarıyla birlikte ahrete göç eden dönemin Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu‘na, Silvan ve
Batman’da ‘Hizbullah’ diye bir örgüt kurulduğunu ve PKK’ya karşı eylemlerde bulunduğunu söylediğimde ‘Raşit nereden çıkarıyorsun bunları’ demişti. Ve çok geçmeden Hizbullah-PKK çatışmalarının Diyarbakır’ın göbeğinde bile artmasıyla gerçeği kabullenmişti. Bu son oluşum da korkarım aynı. Şimdilik, bölgede terörün yeni bir boyutunun ayak sesleri var.”
21 ilimizi topraklarında gösteriyor
Kuzey Irak’tan, Mesut Barzani geldi. Güneydoğu’da etkinliği bilinen, hatta adına çıkarılan sigara bile
satılan Barzani, kontrolü altındaki topraklarda bulunan teröristlerin Türkiye’ye gelip eylemler yaptığını,
askerlerimizi, korucularımızı şehit ettiğini, vatandaşlarımızı öldürdüğünü hatırlıyordur.
PKK’nın kampları Kuzey Irak’ta olmasına rağmen, bunlara ses çıkartmadığı gibi, Türkiye’nin müdahalesine de karşı çıkıyor. Türkiye, AKP döneminde sınırın ötesine adım bile atamıyor. Şehitlerimizin verildiği günlerde, Başbakan, Barzani’ye söylemedik söz bırakmıyor ama hiçbir yaptırımda da bugüne kadar bulunmadı.
Barzani, bir dönem kendisini “aşiret reisi” diye aşağılamaya kalkışan Başbakan Erdoğan karşısında, gücünü bir kez daha gördü…
Haritasında, ülkemizin 21 ilini topraklarında gösteren Barzani, dün o topraklardaydı. Bundan sonra Barzani’yi tutana aşk olsun…
SÖZCÜ
mücadele dönemi bitti” demesine rağmen, örgütün silahları bırakmaya hiç
niyeti yok. Bırakın silah bırakmayı, silahlı gücünü daha da artırdığı, gece görüş
dürbünleri dahil yeni savaş
donanımları aldığı belirlendi.
PKK, sadece Kürtçü bir örgüt değil aynı zamanda mafya yapılanması içindedir.
Silahı bıraktığı gün, PKK
hiçbir gücünün kalmayacağını, onların arkasındakiler de var olan güçlerini
kaybedeceğini çok iyi bilirler.
Öcalan, serbest kalmadıkça ya da istediği koşullar sağlanmadıkça örgütün silah
bırakmasını istemez.
Çünkü, Öcalan’ı güçlü kılan, pazarlık gücünü artıran silahlı örgüt ve onun üzerindeki etkisidir.
Hem silahlı kanadı, hem partileri var
Terör örgütü PKK, Güneydoğu’da kendilerinin gösterdiği adayları seçtirebilmek için yine silahı gösterecek, diğer siyasi partilerin adaylarının etkisiz kalması için çaba gösterecektir. Ancak bu kez durum biraz daha
değişik. PKK destekli BDP’ye karşılık, Hizbullah destekli HÜDA Partisi var. Güneydoğu’da bir dönem PKK ile kıran kırana silahlı mücadeleye girişen, değişik bir yapılanma içinde olan Hizbullah örgütü, Kuzey Irak’ta bulunan Kürdistan İslami Partisi’ne benzer bir çalışma içinde…
PKK, din eksenli böyle bir siyasi partinin çıkmasından hayli rahatsız oldu. HÜDA Partisi üyelerine yönelik eylemler gerçekleştiriliyor. Batman’da PKK-Hizbullah çatışması sonucu bir PKK’lı öldürüldü. Bu demektir ki, ne PKK, ne de Hizbullah silahtan vazgeçmiş değil. İki siyasi partinin de arkasında silahlı terör örgütleri
bulunmaya devam ediyor.
Partinin kurulmasıyla, Hizbullah bitmiş değil. Aksine nasıl BDP’yi destekleyen silahlı terör örgütü varsa,
dini öne çıkaran HÜDA Partisi’nin arkasında da dinci bir örgüt olarak bilinen Hizbullah bulunuyor.
Açıkçası “bitti” denilen Hizbullah’ın yalnız Güneydoğu’da değil ülke genelinde faaliyetini yine sürdürdüğü
biliniyor. PKK’nın, HÜDA Partisi mensuplarına dönük eylemleri devam ederse, Batman’da olduğu gibi
Hizbullah’ın da karşılık vereceğinin güçlü işaretleri, istihbarat birimlerinin çalışmalarıyla ortaya çıkıyor.
Kimin kiminle dans ettiği bilinir
Legal siyasi partilerin temsilcilerinin çıkıp “Bizim arkamızda PKK var”, “Bizim arkamızda Hizbullah var”
demesini tabii ki kimse beklemez. Ancak Güneydoğu’da kimin kiminle dans ettiği çok iyi bilinir.
Hizbullah, hem kendi dışındaki İslami kesimleri, hem de kendi içindeki muhalif İslamcıları katletti. Hizbullah, İslamcılığın otoriter, tekçi, teokratik çizgisini temsil eden, çoğulculuğa ve demokrasiye karşı bir yapının
temsilcisi olarak kendisini görüyor.
Bir dönem Güneydoğu’da bulunan bütün gazetecilerin işi bıraktığı, kimilerinin başka illere gittiği dönemde,
sadece Anadolu Ajansı Büro Şefi Raşit Kısacık, Diyarbakır bürosunu açık tutmuş, çalışmalarını
sürdürmüştü. Dün, Güneydoğu’daki siyasi ve silahlı örgütlerle ilgili gelişmeleri sordum. Şunları söyledi:
“Son gelişmelerden anlıyoruz ki Hizbullah ayrı bir örgüt değil. BDP nasıl kendisinin legal ve siyasi bir parti
olduğunu belirtse de PKK çizgisinden, hatta onun emir ve komutasından çıkmıyorsa, HÜDA Partisi de,
illegal örgüt olarak Hizbullah’ın kanatları altındadır. Yani BDP=PKK, HÜDA PAR=Hizbullah.
Sırlarıyla birlikte ahrete göç eden dönemin Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu‘na, Silvan ve
Batman’da ‘Hizbullah’ diye bir örgüt kurulduğunu ve PKK’ya karşı eylemlerde bulunduğunu söylediğimde ‘Raşit nereden çıkarıyorsun bunları’ demişti. Ve çok geçmeden Hizbullah-PKK çatışmalarının Diyarbakır’ın göbeğinde bile artmasıyla gerçeği kabullenmişti. Bu son oluşum da korkarım aynı. Şimdilik, bölgede terörün yeni bir boyutunun ayak sesleri var.”
21 ilimizi topraklarında gösteriyor
Kuzey Irak’tan, Mesut Barzani geldi. Güneydoğu’da etkinliği bilinen, hatta adına çıkarılan sigara bile
satılan Barzani, kontrolü altındaki topraklarda bulunan teröristlerin Türkiye’ye gelip eylemler yaptığını,
askerlerimizi, korucularımızı şehit ettiğini, vatandaşlarımızı öldürdüğünü hatırlıyordur.
PKK’nın kampları Kuzey Irak’ta olmasına rağmen, bunlara ses çıkartmadığı gibi, Türkiye’nin müdahalesine de karşı çıkıyor. Türkiye, AKP döneminde sınırın ötesine adım bile atamıyor. Şehitlerimizin verildiği günlerde, Başbakan, Barzani’ye söylemedik söz bırakmıyor ama hiçbir yaptırımda da bugüne kadar bulunmadı.
Barzani, bir dönem kendisini “aşiret reisi” diye aşağılamaya kalkışan Başbakan Erdoğan karşısında, gücünü bir kez daha gördü…
Haritasında, ülkemizin 21 ilini topraklarında gösteren Barzani, dün o topraklardaydı. Bundan sonra Barzani’yi tutana aşk olsun…
SÖZCÜ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


