Gündüz Akgül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gündüz Akgül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2014 Cumartesi

Egoizm - Gündüz Akgül

Egoizm - Gündüz Akgül
Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde egoizm’in Türkçe karşılığı bencilliktir.
Uludağ sözlükteki karşılığı: kişinin hep kendini düşünmesi, bencilliğin bir kaç adım üstü.
Ekşi sözlükteki karşılığı: bencillik, anlamdaş kelimesiyle tanımlanabilecek egoizm alternatif olarak benmerkezcilik, kendini beğenmişlik olarak tarif edilir.
Vikipedi’inde ise;
Egoizm genel anlamıyla bireyin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ile ilgilidir. Egoizm ile aşağıdakilerden biri kastedilmiş olabilir:
Psikolojik egoizm: Bireylerin her zaman kendi çıkarları için hareket ettiği savunan doktrin,
Etiksel (ahlaki) egoizm: Bireylerin her zaman kendi çıkarlarına uyan şeyi yapmalarının doğru olduğunu savunan doktrin,
Rasyonel egoizm: İnsanların kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesinin rasyonel olduğunu savunan doktrin
Şeklinde tarif edilmektedir.
Egoizm tarifi nerden çıktı diyenlerinizi duyar gibi oluyorum. Nedenini açıklayınca bana hak vereceğinizi umarım.
Büyük Önder Mustafa kemal aydınlanması ve laik Cumhuriyet Kazanımları Demokrat Partinin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 tarihinden sonra her gelen sağ iktidar tarafından dozu arttırarak yok edilmeye çalışılmaktadır.
Bu nedenle, Atatürk aydınlanması ve laik Cumhuriyet rejimi sevdalıları, her genel ve yerel seçim öncesinde, egoizm hastalığına tutulup sağ iktidarların ekmeğine yağ süren ve kendisini sol düşüncenin gerçek temsilcisi olarak göstermeye çalışan tabela partisi liderlerine seslerini duyurmak için avaz avaz bağırmaktadırlar.
Bende bu görevimi her seçim öncesi yapanlardanım. Bu yazıda, bu görevimi tekrar yerine getirmeye çalışıyorum.
Kabul edelim etmeyelim, sol tabanın büyük bir bölümü Cumhuriyet kuran, tüm hatalarına karşın bu güne kadar Atatürk aydınlanmasını ve laik Cumhuriyeti ödünsüz bir şekilde savunan siyasal partinin, Büyük önderin kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olduğunda birleşmektedirler. (CHP 12 Eylül faşist asker darbesi sonucu kapatılınca CHP tabanı SHP’de birleşti)
 Fazla uzatmadan bu tabela partilerinin sola verdiği zararları örnekleri ile anlatmaya çalışacağım.
Sunacağım örneklerin konusu;
Ankara ve İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlıklarını 1994 ve 1999 yerel seçimlerinde AKP önceli Fazilet Partisine kaptırmamız, 2004 ve 2009 tarihlerinde ise AKP’den geri alamayışımız yürekler acısının öyküsüdür.
1994 Seçimlerinde Ankara’da Refah partisi (RP) 393.623 oyla Belediye Başkanlığını kazanırken, SHP 387.152, DSP 111.740 oy aldı. Yasaklı siyasi partilerin tekrar açılmasıyla seçime giren CHP 30.084 oy,  İşçi Partisi (İP) 3023 oy Aldı.
Görülüyor ki SHP+DSP oyları bile Belediye Başkanlığını RF kaptırmamak için yeterliydi.
Keza ayni seçimlerde, İstanbul’da Refah Partisi 973.704 oyla Belediye Başkanlığını kazanırken, SHP 784.693, DSP 478.612, CHP 54.054, İP5.215 oy aldı. Yalnız SHP ve DSP oyları bile Belediye Başkanlığını RP kaptırmamak için yeterliydi.
1999 Yerel seçimlerde de durum ayniydi.
Bu kez Anayasa Mahkemesinin kararıyla “Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu” gerekçesiyle kapatılan Refah Partisinin yerini alan Fazilet Partisi (FP) seçimlere girdi.
Ankara’da, FP 541.515 oyla Belediye Başkanlığını kazanırken, SHP+CHP birleşerek CHP adına aldı ve seçimlerde 512.083 oy,  DSP 169.490 oy,  İP 1.706 oy, EMEP 1691 oy aldı. Görüldüğü gibi diğer iki partiye (İP, EMEP) gerek kalmadan CHP+DSP oyları Belediye Başkanlığını kaptırmamak için yeterliydi.
Seçimde İstanbul’da da ayni şekilde kaybedildi.
FP 1.202.050 oyla Belediye Başkanlığını kazanırken, CHP 608.895 oy, DSP 882,923 oy, ÖDP 23.864 oy, İP 5.072 oy, EMEP 5729 oy aldı.
Bu seçimde, Türkiye genelinde DSP rüzgârı estiği için İstanbul’da CHP, DSP’yi destekleseydi Belediye Başkanlığı kaptırılmazdı.
Ne yazık ki bunların hiç biri yapılmadı. Oy tablosunda da görüldüğü gibi çok az sayıda oy alan tabela Partileri Başkanları, kart vizitemde Genel Başkan yazılsın egosunu yenemediler ve hep birlikte seçimleri kaybettik.
Ondan sonra yapılan 2004 ve 2009 yerel seçimlerinde, Yine Anayasa Mahkemesi kararıyla, “Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu” gerekçesiyle kapatılan FP yerine kurulan Saadet Partisinden ayrılanların kurdukları bu günün AKP’si, her iki ilde de Tüm sol parti oylarında çok oy aldığı için bir daha da bu illerde Belediye Başkanlığı kazanılamadı.
AKP’nin seçimleri, herkeste oluşan algıya göre, tüm devlet olanakları kullanılarak, yurttaşlara pirinç, nohut, buzdolabı, dağıtılarak, oy sayım sırasında elektrikler kesilerek, bilgisayarlarda hile yapılarak kazanıldığı savları ileri sürülmektedir.
Bu savı yenmenin tek yolu birleşip güç oluşturmaktır.
Bu nedenle diyorum ki;
Ey solda siyaset yapan Parti Başkanları ve tabanları eğer hala tehlikeyi görmemişseniz size söyleyecek fazla bir şey bulamıyorum.
Yok, eğer tehlikeyi görüp de egolarınızdan vaz geçmiyor ve birleşmiyorsanız,
Yazık olacak laik Cumhuriyet,
Yazık olacak çocuklarımızın aydın geleceğine.
Fakat, DSP Genel Genel Başkanı Masum Türker’in bir gazetecinin şu sorusuna verdiği yanıtta tehlikenin farkında olup egosunu yenemediğini düşünüyorum.
Soru: CHP’nin kalesi il ve ilçelerde güçlü bir rakip olmanızın AKP’ye yarayacağını düşünenler çıkabilir.”
Yanıt: “O benim meselem değil. Bizim için AKP ile CHP ikisi de rakibimizdir. Bizim hedefimiz AKP’ye kaybettirmek değil, iktidar olmak. Parti olarak nasıl güçlenip iktidar oluruz bakıyoruz. Mesela İzmir’de hâkim iktidar CHP’li. Yönetim anlayışına bakıyorsunuz, AKP’den ne farkı var? Bize saygı duymayan partiye saygı duymamız beklenmemeli.”
Bu Yanıta ne denilebilir ki?
Sayın Türker, Sizin bu bencilliğiniz Türkiye’nin aydın geleceğinden daha mı önemlidir?

15.02.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

13 Şubat 2014 Perşembe

Böyle particilik olur mu? - Gündüz Akgül

Böyle particilik olur mu? - Gündüz Akgül
Her seçim öncesi aynı komedi...
Tüm partiler Belediye Başkan Adaylarını haftalar önce belirlerken ve çıt çıkmazken…
CHP en sonda…
Kavga, gürültü patırtıyla…
Babadan CHP’li ve 60 yıldır CHP’ye karşılıksız seçmenlik yapan biri olarak rahatsızlığımı haykırmak istiyorum.
Bu kargaşanın üç sorumlusu vardır.
Birinci sorumlu Genel Merkezdir.
CHP’nin Sosyal Demokrat bir parti olarak demokrasinin evrensel kurallarını herkesten önce yerine getirmesi getirirken nerde…
Yapılacak en demokratik aday seçimi, Yargıç denetiminde üyelerin katılımı ile yapılacak ön seçimdir.
Nedense Genel Merkezin işine gelmiyor.
Ön yoklama yaptım diyor, ama sıralamaya uymuyor.
 Arkadaş, eş, dost kayırması var ya ön alıyor.
Oysaki ön seçim yapılırsa, yerel de kazanan adayı, herkes kabul etmek zorundadır.
Kabul etmeyenlerin de haklı bir gerekçesi olamaz.
İkinci sorumlu Genel Merkez tarafından gösterilemeyen aday adaylarıdır.
Mübarekler sanki Hint kumaşı…
Bensiz parti olmaz havasındalar…
Olur, be kardeşim, koltuk, makam kimsenin babasının tapulu malı değildir.
Kimi iki-üç dönem Belediye Başkanlığı yapmış…
Kimi 1-2 dönem Milletvekilliği yapmış…
Yine de avaz avaz bağırıyorlar ben ben…
Arkadaş, arkadan gelen gençlere, kadınlara sıra gelmeyecek mi?
İşin en çirkin yanı da bu partide makam sahibi olanların aday gösterilmediklerinde hemen istifa edip başka partileri geçmesidir…
Yakışır mı?
CHP’de çıkar ön planda değildir…
CHP, bir ideoloji partisidir.
Bu ideoloji Kemalizm’dir.
Kemalizm’de benmerkezcilik yoktur.
Kurucumuz, büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK hiçbir dönemde benmerkezci olmamıştır.
Kurtuluş savaşını bile kurduğu TBMM ile birlikte yürütmüştür.
Üçüncü sorumlu, benmerkezcilere uyan, parti disiplinini hiçe sayarak sokaklarda bağırıp, çağıranlar ve partiye kötü imaj kazandıranlardır.
Ülkenin içinde bulunduğu bu karanlıktan aydınlığa çıkamazsak, bilin ki sorumlusu, evrensel sosyal demokrat ilkeleri uygulamayan Genel Merkez Yöneticiler ile benmerkezciler ve onların şakşakçılarıdır.
 Böyle biline

13.02.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

12 Şubat 2014 Çarşamba

Gündüz Akgül: Bitirilen Yargı!..

Gündüz Akgül: Bitirilen Yargı!..
İnsan hak ve özgürlüklerinin adil, eşit ve insan onuruna yakışır şekilde sağlanması için tarih boyunca mücadele verilirken, bu uğurda aydınlar çok bedel ödemişlerdir.
Bu bedeli, kimisi canı ile kimisi özgürlüklerinin elinden alınmasıyla ödemiştir.
Uygarlık geliştikçe, dünya ülkeleri bu konuda elbirliği ile kabul ettikleri evrensel kurallar sayesinde epeyce yol almışlardır.
Bu kuralları kısaca özetlersek;
-İlklerden biri, günümüzdeki anayasal düzene kavuşulana kadar 1215 yılında "Büyük Özgürlük Fermanı" (Magna Carta Libertatum), adıyla imzalanan ve ilk kez Kral’ın yetkilerini kısıtlayan, halka bazı hak ve özgürlükler tanıyan İngiliz belgesidir.
-Aydınlanmanın en önemli köşe taşlarından biri 1789 yılında gerçekleşen Fransız devrimidir.
-Dünyada barışı sağlamak, güvenliği koruman, ekonomik ve kültürel iş birliğini oluşturmak için 24 Ekim 1945 yılında kurulan Birleşmiş Millet,  uluslararası bir örgüt olarak önemli görevler üstlenmekle diğer köşe taşıdır.
-Hak ve özgürlükleri güvence altına alan en önemli uluslararası belgi ise 04 Kasım.1950 tarihinde imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir.
Türkiye bu sözleşmeyi 18 Mayıs 1954 yılında onaylamış, 28 Ocak 1987 tarihinde de bireysel başvuru hakkın tanımış, 28 Ocak 1990 tarihinde de mahkemenin zorunlu yargı yetkisini tanımıştır.
-Ayrıca Türkiye 1959 yılında kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) yargı yetkisini tanımıştır.
 İnsan hak ve özgürlüklerini güvenceye alan uluslararası kurumların bu kısa tarihçesinden sonra ülkemize baktığımızda;
Anayasamız güçler (kuvvetler) ayrılığı ilkesini benimsemiştir.
Bu güçler Yasama, Yürütme ve Yargıdır.
“Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”(Md.9)
“Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.” (Md.138)
“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” (Md.90/son)
Belirtilen bu Anayasal ve yasal kurallara karşın yargımız bağımsız mı?
Bu soruya tam yanıt verebilmek için izninizle yargıda göreve başladığım 1970 yılına dönmek istiyorum.
Bizim dönemizde, (olağanüstü dönemlerde kurulan özel mahkemeler hariç) Yargıçlar ve Cumhuriyet Savcıları görevini yaparken, şöyle veya böyle karar verirsem siyasi iktidar ne der diye bir kaygı yoktu.
Bir Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı hakkında yakınma dilekçesi alan yetkili kurul, ya kıdemli bir meslektaşı veya bir müfettiş tarafından gerekli incelemeyi yapar, savlanan suç hakkında kanıt bulunduğunda soruşturma başlatılırdı.
Hiçbir Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı o partinin, bu partinin, şu kesimin adamı diye yaftalamazdı.
Mutlaka her Yargıç ve Cumhuriyet Savcısının bir siyasi düşüncesi vardı.  Ancak bu düşüncesini görevine karıştıranlar yok denecek kadar azdı. Sokanlarda mutlaka soruşturma geçirirdi.
İzninizle bunu kendimden bir örnekle açıklamak istiyorum.
Görev yaptığım bir İlçede seçimde oy kullanırken eşim oy pusulasını düşürdü ve oy vermediğimiz partinin sandık görevlisi pusulayı alıp eşime verince hangi partiye oy verdiğimizi gördü. Dolayısıyla siyasi yönden afişe olduk.
Seçim sonrası oy verdiğimiz partinin İlçe Başkanı, olur olmaz isteklerde bulundu. Derhal makamıma çağırdım ve kendisine, ben partinizin değil Cumhuriyetin Savcısıyım. Sadece partinizin seçmeniyim, bir daha bu tür isteklerde bulunursan işlem yaparım dedim ve görev yaptığım beş yıl içinde bir daha bu tür bir istekle karşılaşmadım.
Meslektaşlarımın %95’i görevlerini bu düşünce ile yapıyorlardı.
Bu nedenle, yargıda bu günkü kadar sorunlar olmadığı gibi yurttaşlarında yargıya büyük güvenceleri vardı.
Bu gün emekli bir yargı mensubu olarak, yurttaşlardan hep yargı ne yapıyor eleştirilerini alıyorum.
Yargının bu hale gelmesinin çeşitli nedenleri vardır.
-Üzülerek belirteyim ki son yıllarda yargıçlık mesleğine kabul edilenler belli bir siyasi düşünceye göre seçilmektedirler.
-Siyasi düşüncesini görevine sokan Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı sayısı gün geçtikçe arttığı algısı yurttaşlar arasında yaygındır.
-AKP iktidarı 12 yıllık iktidarı döneminde daima yargıya baskı kurmayı, yargıyı yürütmenin emrine almayı hedeflemiştir. 12 Eylül Anayasa referandumu ile bunu büyük oranda başarmıştır.
-17 Aralık yolsuzluk savından sonra, yapılan atama furyalarıyla senden, benden algısı kanıtlanır hale gelmiştir.
-Yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı konusunda oluşan algıda, yargı bağımsızlığını korumaya özen göstermeyen meslektaşlarımızın payı büyüktür.
-Hala bu mesleği yargıya yakışır şekilde yapan çok meslektaşlarımız vardır. Biliyorum ki bunların yürekleri olanlar karşısında benim gibi acımaktadır.
Kısaca Günün birinde herkesin gereksinim duyacağı yargıyı ne yazık ki bitirdiler.

12.02.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Gündüz Akgül: El insaf!.. (2)

Gündüz Akgül: El insaf!.. (2)
Amatörce yazmaya başladığım günden beri bir olayı en kısa şekilde özetleyen özdeyişleri kullanmayı çok seviyorum.
Bunlardan biri “Yok artık, bu kadar da olmaz” anlamında kullanılan “El İnsaf” özdeyişidir.
Başbakan, “PKK dışarıdan yardım almadan ayakta durması mümkün değildir. (doğrudur. G.A.) ....İçerde de destek aldığını, kimi örgütlerle, kimi çetelerle iş birliği içinde olduğunu, bazı iddianameler ortaya koyuyor. Ergenekon iddianamesinde buyurun bunları görürsünüz”
Dediğinde;
05.07.2010 tarihli ve El İnsaf (1) Başlıklı yazımda;
“İddianameler kesin yargı kararları değildir. İddianamelerde yazılı olan savlar, mahkeme kararıyla kesinleştiğinde ancak itiraz edilmeyen kesin yargı kararı haline dönüşür.  Kesin yargı kararına kadar, anayasa ve yasalarda belirtilen masumiyet karinesi gereği hiç kimse suçlu olarak gösterilemez.
Bir Başbakan yurttaşlarını suçlarken elinde somut ve kesin kanıtlar olmalıdır. Aksi halde inandırıcılığını kaybeder.
Bu savında kaybettiği gibi, Başbakana “El insaf” demekten başka yanıt bulamıyorum.” Demiştim.
Bu kez;
Başbakan, İstanbul’da toplu açılış töreninde konuşurken, “Paralel örgüt CHP ile MHP'yi parmağında oynatıyor, paralel yapının CHP ile ittifak halindedir. Yolsuzluğa izin vermeyeceğiz ve yapana da müsamaha göstermeyeceğiz.
Bunlar yolsuzluğu sorgulayamaz. CHP olsa olsa yolsuzluk yapar.
Bu şantaj ve komplo çetesini ortadan kaldırıp özgürlüklerin önünü daha da açacağız 30 Mart yeniden bir ayağa kalkış olacak”
Deyince;
Bu gün ikinci kez yazıya “El İnsaf” başlığını koymak zorunda kaldım.
-On iki yıldır İktidarda olan kendi partisi…
-Üç seçimde paralel dediği örgütle ittifak halinde olan ve oylarını alan kendi partisi…
-10. Türkçe Olimpiyatlarının kapanış konuşmasında ad vermeden Fetullah Güleni kastederek “Gurbet hasrettir. Hasret bedeli çok ağırdır. Biz, gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz. Diyoruz ki, bu sıla hasreti artık bitmelidir, bitsin istiyoruz” diyen Başbakan…
-2009 Yılında Manisa İl kongresinde, ''Mafyayı çökerttik, çeteleri bitirdik, Ergenekon'u tepeledik. AK Parti bunu yapıyor'' Diyen Bülent Arınç. Nerden çıktı çökertilmeyen bu paralel örgüt!..
-17 Aralık Yolsuzluk savından sonra, çete, paralel yapı, örgüt diye nitelendirilen cemaate seslenerek, "Her şeyin garantisi biziz. O cemaatler beni çok iyi bilir. Ben onları çok iyi biliyorum. Bursa'dan bu cümleme dikkat etsinler; Biz varsak, siz de varsınız. Biz yoksak siz de yoksunuz" Diyen Bülent Arınç…
-Cemaatle kavgaları başlayınca “Ne istediler de vermedik” diyen Başbakan…
-“Ergenekon davasının Savcısıyım” diyen Başbakan, “Cemaat Orduya kumpas kurdu” diyen, Başbakan Başdanışmanı ve AKP Milletvekili Yalçın Akdoğan…
-17 Aralık Yolsuzluk savlarından önce yıllarca koruma altında alan, özel arabalar tahsis eden, haklarında yapılan yakınmalara soruşturma izni vermeyen, malum davaların yargıçlarını ve Cumhuriyet savcılarını bu gün paralel yapı mensubu savıyla hallaç pamuğu gibi sağa, sola atayan kim? AKP iktidarı.
17 Aralık yolsuzluk savları öncesi Cemaatin;
-Kim ortağı?
-Kim parmakta oynamış?
-Kim ne karşılığı ne ödün vermiş?
Bu söylemler çok açık ve net ortaya koyuyor.
Bu gün meydana gelen kavga ortamında kendisini bu işten sıyırmak için CHP’yi günah keçisi gibi göstermek tekrar bana “El İnsaf” dedirtiyor.
Sizi Bilmiyorum…

11.02.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

10 Şubat 2014 Pazartesi

Gündüz Akgül: Anılarımla Cumhuriyet...

Gündüz Akgül: Anılarımla Cumhuriyet...
Hayatımda iki Cumhuriyet tanıdım ve bağlılığım gün geçtikçe perçinleşerek neredeyse aşka dönüştü.
Birinci Cumhuriyet, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları tarafından verilen kurtuluş savaşıyla, yurdumuzu emperyalistlerin işgalinden kurtardıktan sonra, 29 Ekim.1923 tarihinde kurulan ve Mustafa Kemal’in “En büyük devrim Cumhuriyettir” dediği laik Türkiye Cumhuriyetidir.
Aydınlanmanın temel kaynağı olan laik Türkiye Cumhuriyeti ile Ümmetten –Ulusa, Hilafetten – Demokratik ve Laik rejime, Tebaadan- Yurttaşa, Cemaatten- Topluma, Seçkin sınıftan – Bizzat halkın iradesine geçiş sağlanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğunun son çöküş dönemlerini yaşamış, Rus işgali görmüş, rahmetli babam bir köylü olmasına karşı, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’e ve onun devrimlerine âşıktı. Laik Cumhuriyetin kazanımlarını, çocukluğumda önce babamdan, okula başladıktan sonra da, Atatürk aydınlanmasını özümsemiş, devrimleri benimsemiş ve bu konuda bildiklerini büyük bir heyecanla bizler aktarmaktan gurur duyan saygı değer öğretmenlerimden öğrendim.
Mustafa Kemal’in dediği gibi “Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)”
Büyük önder Cumhuriyet Savcılarına da şöyle seslenmiştir.
“Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir.
Cumhuriyet Savcılarımızın, devrimin gerekleri etrafında, en kıskanç ve uzakları gören hassas nöbetçiler olmalarını, asıl görevlerinden sayarım.”
Kendimi bildim bileli özellikle görevim sırasında, laik Cumhuriyeti korumak ve kollamak için üstüme düşen tüm görevlerimi yapmanın huzurunu yaşamaktayım. 70 yaşı geçmiş olmama karşın çocuklarımın ve torunlarımın aydın gelecekleri için bu nöbetimi hala karınca kaderince sürdürmekteyim.
İkinci Cumhuriyet ise yine adını büyük önderin verdiği gazetem Cumhuriyet’tir.
Fakülteye başladığım 1960 yılında her gün gazete okumaya başladım. O zaman, Akşam Gazetesinin TAŞ başlıklı köşesinde yazan, bu günün döneği, Çetin Altan tüm devrimci gençlerin olduğu gibi benimde idolümdü. Bu nedenle fakülte bitene kadar Akşam Gazetesi abonesiydim.
1965 yılında Askerlik görevimi yaptığım dönemde gazetemi değiştirerek, o günden bu güne kadar aralıksız okuduğum Cumhuriyet gazetemle tanıştım.
Gazetemle ilgili birçok anım vardır.
Yıl 1970 Cumhuriyet Savcısı olarak ilk atandığım ilçenin muhafazakâr bir halkı vardı. Lise öğretmenlerinden bir kaçı ilerici olarak orada, Atatürk aydınlanmasının savaşını veriyorlardı. Sonradan samimi olduğum bu aydın dostlardan öğreniyorum ki, geldiğimin ikinci günü gazete satan tek bakkala gitmişler ve “Savcı hangi gazeteyi aldı” diye sormuşlar. Cumhuriyet adını duyunca oldukça sevinmişler. Benim gibi hepsi Cumhuriyet okuruydu. Hala bu aydın, Cumhuriyetçi, Kemalist insanlarla dostluğum devam etmektedir.
Cumhuriyet Gazetesi benim simgemdi. Gittiğim her yerde elimde Cumhuriyet Gazetesini görenler “bizim Savcı solcudur” diyorlarmış. Hatta bazıları daha da ileri giderek, komünist damgası vurmaktan da çekinmiyorlarmış. O dönemlerde zor günlerden geçiyorduk. Cumhuriyet okumak bir ayrıcalık ve yürek işi olduğu kadar da tehlikeliydi.
Atandığım ikinci ilçede Cumhuriyet okuru olarak, Tercüman okuru Ağır Ceza Başkanımızla keyifli tartışmalarımız olurdu. İstanbul’da stajını bitirip ilçemize atanan bayan bir yargıç, gazeteye abone olmak isteyince birlikte gazeteciye giderken Ağır Ceza Başkanının koluna girerek bakalım, Sayın Yargıç hangimizin gazetesine abone olacak diye takıldım. İçeri girdiğimizde Sayın Yargıç bir Cumhuriyet bir Yeni Ortam’a abone olmak istiyorum deyince, çaktırmadan Başkan Beye nanik yaptım. O dönemlerde abone olmayınca bazen istediğin gazeteyi bulmakta zorluk çektiğimiz için, hepimiz abone olmuştuk.
12 Mart’ın zor günlerinde asla gazetemi bırakmadım. Devrimleri ödünsüzce savunan gazetemden ötürü bana bir zarar gelir diye asla düşünmedim.
Yıllar geçti, 12Eylül 1980 Faşist askeri darbesi oldu. Bir süre sonra bulunduğum İl’in Sıkıyönetim Askeri Savcılığında görevlendirildim. Her gün gazetemi koltuğuma alarak görevime gittim. Bir gün rahmetli Başsavcımız Hâkim Albay’ın odasında toplandığımız bir sırada “Arkadaşlar her gün Savcılığa iki takım gazete geliyor, boşuna gazete almayın hep beraber burada okuruz, akşamda herkes okuduğu gazeteyi alıp götürebilir” Dedi. 18 kişiydik herkes alacağı gazeteyi söyledi. Benim gazetem, adeta bana sahiplenecek yok mu? Dercesine boynu bükük masada kaldı. Kimse gazetemi almadığı için hem sevindim,  hem de içim sızladı. Laik Cumhuriyetle yaşıt olan, basım yaşamı boyunca devrimleri ödünsüzce savunan, aydınlığın simgesi Cumhuriyet gazetesini, Cumhuriyet Savcıları sahiplenemiyordu.
Ayni durum, 1984 yılında görevlendirildiğim Devlet Güvenlik Mahkemesinde de oldu.
Bu gün yine zor günlerden geçmemize karşın, her CUMOK’LU, hiç tereddüt etmeden gazetesine, dolayısıyla Atatürk aydınlanmasına sahip çıkmanın gururunu yaşamaktadır.
Yunus Nadi tarafından kurulan, Nadir Nadi tarafından kurumlaştırılan Cumhuriyet Gazetesi, 21. Haziran.2010 tarihinde yitirdiğimiz büyük devrimci, bilge insan, İlhan Selçuk ve ekibinin büyük gayret ve çalışmalarıyla hala Atatürk devrimlerini ayni kararlılıkla sürdürmektedir.
Devrim karşıtları, hiçbir zaman Cumhuriyet gazetesini içine sindiremediler. Çünkü onlar, karanlık emellerini gerçekleştirmek amaçlarında hep Cumhuriyeti karşılarında engel gördüler. Bu uğurda Uğur Mumcu’yu, Ahmet Taner Kışlalı’yı, Onat Kutlar’ı, Muammer Aksoy’u alçakça şehit etmelerine karşın, Cumhuriyet bildiği yolda devamda asla tereddüt etmedi.
Malum davada, yine mağdur olan Cumhuriyet yazarları, Rahmetli İlhan Selçuk, Mustafa Balbay ve Erol Manisalı,dır.
Bu gün okurlarıyla bütünleşen Cumhuriyet Gazetesi, devrim mücadelesini sonsuza kadar devam ettirecek ve yiğit insan İlhan Selçuk’un penceresini kapatmayacaktır.
Bu böyle biline...

11.02.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

7 Şubat 2014 Cuma

Gündüz Akgül: Kurtuluş ve Kuruluş…

 Kurtuluş ve Kuruluş…
Sevgili Dostlar,
Yolsuzluk savlarının ortalığı toz dumana boğduğu, rafa kaldırılan demokrasi ve hukuk devletinin demagoji (laf ebeliği) ile varlığının savlandığı, uygar Avrupa ülkelerinde adı yolsuzluğa bulaşanların derhal istifa edip bağımsız yargıda aklanana kadar sustuğu, bizde ise susmak ne kelime meydanlarda dürüstlük dersi vermeye çalışıldığı bir ortamda, sizleri bu mide bulandırıcı söylemlerle daha fazla bunaltmamak için laik Cumhuriyetimizin kurtuluş ve kuruluş aşamaları ile gerilere götürüp biraz nefeslendirmek istiyorum.
Yıl 1919, emperyalist ülkeler yurdumuzun bir bölümünü işgal etmiş, tümünü bölüşmek için planlar yapıyorlardı.
Padişah ve şürekâsı (yandaşları) kendi geleceklerini garantiye almak için emperyalistlerle anlaşmak isterken, yurtseverlerin ise içi kan ağlıyor ve mutlaka bir şeyler yapmak gerektiği ateşiyle yanıyorlardı.
Bu ateşi yakacak bir lidere gereksinim vardı.
O lider, Trablusgarp’ta adı simge haline gelen Binbaşı, Çanakkale geçilmez destanını yazdıran, Seddülbahir’de, Anafartalar da, Arıburnu’n da, Coknbayırın da adeta devleşen Yarbay, Mustafa Kemal Bey’den başkası değildi.
Kurtuluş savaşında, ülkesinin kurtuluşu için canını vermeye hazır Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Sünni, Alevi herkes Mustafa Kemal’in arkasında yer aldı.
Bin bir zorluk ve binlerce şehit kanı pahasına devam eden kurtuluş savaşı, 9 Eylül 1922 tarihinde düşmanın İzmir’de denize dökülmesi utkusu (zafer) ile son buldu.
Yedi düvele karşı kazanılan ve dünyada örneği bulunmayan bu büyük kurtuluşun devrimlerle taçlandırılan aşamasına da kuruluş diyoruz.
Kurtuluş savaşı destanını azda olsa inceleyenler, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele’nin, ATATÜRK’ün silah arkadaşları ve Kurtuluş Savaşının birer kahramanları olduklarını göreceklerdir.
Devrimlerin gerçekleştirildiği kuruluş aşamasında ne yazık ki Kurtuluş Savaşının bu kahramanlarından İsmet İnönü hariç, diğerleri Büyük Önder ATATÜRK’e ayak uydurmadıkları gibi askerliğe dönmeyip TBMM de siyaset yapanlarda, devrimlerin gerçekleşmesinde daima karşı duruş sergilemişlerdir.
Büyük önderin en büyük devrimim dediği Cumhuriyetin ilanına karar verdiği 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya Köşkünde ki yemekte yayında İsmet Paşa, Fethi Okyar, Sami Paşa, Kemalettin Sami Paşa, Kazım Özalp Paşa, Mebus Fuat Bulca ve Ruşen Eşref Bey bulunmaktadır. Bu gece, bir anda Mustafa Kemal’in “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz.” Söylemiyle adeta bir şölene dönüşür.
29 Ekim 1923 günü meclis için tarihi bir gündür. Mustafa Kemal’in konuşmasını duymak isteyen yurttaşlar meclisi çoktan doldurmuşlardır. Saat 18.00’de başlayan görüşmeler, saat 20.00’de, sonlanırken, Türkiye’nin rejiminin Cumhuriyetin olduğu “Yaşasın Cumhuriyet” nidalarıyla (bağırmalarıyla) kabul edilir.
Cumhuriyetin ilanından önce saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilanından sonra, kurtuluş aşamasını taçlandıran diğer devrimlerin (Hilafetin kaldırılması, Eğitim Birliği Yasasının kabulü, Tekke ve Türbelerin kapatılması, Tarikatların kapatılması, Türk Alfabesinin kabulü ve diğerleri) ardı sıra kabulü ile çağdaş uygarlığı adam atarak dünya devletleri içinde saygın yerimizi almışız.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, elleri öpülesi binlerce şehit kanı pahasına kurulan laik Cumhuriyeti, günümüzde tüm kazanımları ile birlikte yok etmenin yarışı yapılmaktadır.
Bu çaba yeni değildir. Kuruluş aşamasında Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü terk eden kurtuluşun kahraman komutanlarının saltanat ve hilafet hakkımda ki düşünceleri nettir.
Mustafa Kemal’i, Refet Paşanın Keçiören’deki evine davet eden komutanların sözcülüğünü yapan Rauf Bey aynen şunları dile getirmektedir. “Ben, saltanat ve hilafet makamına vicdanen ve hissen bağlıyım. Çünkü benim babam, padişahın nimeti ve ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı devletinin büyükleri arasına girmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim. Padişaha sadakatimi muhafaza etmek borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem icabıdır. Umumi mütalaam da vardır. Bizde umumi vaziyeti tutmak güçtür. Bunu, ancak herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da saltanat ve hilafet makamıdır. Bu makamı kaldırmak, lağvetmek, onun yerine başka bir mahiyette bir varlık yerleştirilmesine çalışmak felaket ve hüsrana mucip olur. Asla caiz değildir. ”
Kuruluş aşamasında Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında yer almayan Komutanları gerekçeleri bu düşüncedir.
Bu uğurda Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne kadar büyük bir kavgaya atılanların unuttukları bir şey vardır.
Büyük Önderin ve aziz şehitlerimizin bize armağan ve emanet ettiği Cumhuriyet sahipsiz değildir. Cumhuriyeti ve tüm kazanımlarını canları pahasına korumak ve yaşatmak isteyen milyonlarca yurtsever vardır.
Kurtuluş ve kuruluşu anmışken, güzel yurdumuzu işgalden kurtaran ve Cumhuriyeti kurup devrimlerle taçlandıran ATATÜRK ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizin anıları önünde saygı ile eğiliyorum.
Ne mutlu Atatürkçüyüm diyenlere ve ATATÜRK ile gurur duyanlara.

07.02.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

2 Şubat 2014 Pazar

Gündüz Akgül: Cumhuriyet Savcıları (4)

“Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz.” 
Mustafa Kemal Atatürk
Cumhuriyet Savcıları (4)
Son yıllarda iktidar partisinin tarafından Yargı bağımsızlığı ile o kadar oynandı ki güvenilir bir kurum olan yargı, yapılan anketler sonucunda bu oynamalar nedeniyle yurttaşların gözünde güvenilmeyen bir kurum haline getirildi.
Yıllarımı Verdiğim yargıya, uygulamaları nedeniyle yapılan kısmen haklı her eleştiri içimi acıtmaktadır.
2008 yılından bu yana ayni başlıkla yazdığım dördüncü yazımda, yine meslektaşlarıma seslenerek yargıya kıymamalarını, güvenirliliğini yok etmemelerini ve tartışma konusu yapılmasına neden olmamalarını isteyeceğim.
14.01.2008 tarihli Cumhuriyet Savcıları (1) başlıklı yazımda;
“Hiçbir kamu görevlisinin unvanında “Cumhuriyet” sözcüğü yokken, büyük önder, Cumhuriyeti emanet ettiği Savcıları onurlandırarak bu unvanı onlara layık görmüş ve unvanlarını “Cumhuriyet Savcısı” olarak değiştirmiştir.
Cumhuriyet Savcıları, bireyler arasındaki anlaşmazlıklarda tarafsız olmaları ve haklı olan hangi tarafsa hakkını kamu adına savunmaları, tarafsız yargı ilkesinin olmazsa olmaz kuralıdır. Ancak söz konusu, laik Cumhuriyet rejimi, Atatürk ilke ve devrimleri ise, Cumhuriyet Savcıları, Cumhuriyet ve devrimlerin koruyucuları olarak taraf olmak ve her koşulda bu değerleri savunmak zorundadırlar.” Demiştim.
17.07.2008 tarihli Cumhuriyet Savcıları (2) Başlıklı yazımda;
“Ergenekon soruşturması nedeniyle ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile söz düellosuna giren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Biz kendimize hiçbir vasıf tayin etmemişken, bize savcılık görevini sağ olsunlar yine onlar veriyorlar. Biz Millet adına hak aramanın gayreti içindeyiz. Eğer bu anlamda savcılıksa, evet savcıyım” diyerek, yeni bir savcı tanımı yapmaya başladı.
Sayın Erdoğan şunu bilmelidir ki herkes istediği anda savcılık görevini üstlenemez. Hele Cumhuriyet unvanını hiç alamaz.
Cumhuriyet Savcısı olabilmek için, öncelikle belli bir hukuk tahsili yapmak, sonra sınav kazanarak staj yapmak ve bu sıfatla atanmak gerekir.
Bu niteliklerin hiç biri Sayın Erdoğan’da olmadığına göre, söylemi görev gaspına girmektedir.
Güçsüzün ve kimsesizin hakkına aramak görevi politikacının değil, Cumhuriyet savcılarının ve bağımsız mahkemelerindir.” Gerçeğini dile getirmiştim
07.08.2011 tarihli Cumhuriyet Savcıları (3) başlıklı yazımda;
“Savcılara, Cumhuriyet Savcısı unvanının verilmesinin çok anlamlı bir öyküsü vardır.
Lozan'da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından “Hukuk Reformu” yapmakla  görevlendirilen, unutulmaz devrimci Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılar için “Cumhuriyet Savcısı”  unvanının isim babasıdır.
Atatürk’ün huzurunda “Hukuk Reformu” için düşünce fırtınası yapılırken, Bozkurt çok tepki alır ve sıkıştırılır:
“Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?”
Cumhuriyet Başbakanı,
Cumhuriyet Bakanı,
Cumhuriyet Müsteşarı,
Cumhuriyet Valisi,
Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da,
Neden Cumhuriyet Savcısı?
Savcılara neden bu imtiyaz?
Atatürk, Bozkurt'a “Ne diyorsun?” diye sorar.
Bozkurt'un yanıtı çok nettir.
“Çünkü öyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen, büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı'dır.”
 Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder. “Devam et Bozkurt” der.
Diyerek mesleğin onuru olan Cumhuriyet unvanının öyküsünü anlatmıştım.
Son zamanlarda gerek iktidarın Cumhuriyet Savcılarına bakış açısı, gerekse Cumhuriyet Savcılarının mesleğin onurunu korumadaki davranışları ne yazık ki yine kamuoyunda şiddetle tartışılmakta ve yargı erki yıpratılmaktadır.
Hiçbir Cumhuriyet Savcısının şunun bunun adamı olma algısını yaratma hakkı olmadığı gibi, mesleğin onurunu koruma zorunluluğu vardır.
Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK Cumhuriyet Savcılarına o kadar güvenmektedir ki onları şöyle kutsal bir görev vermektedir.
"Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet Savcılarımızın, devrimin gerekleri etrafında, en kıskanç ve uzakları gören hassas nöbetçiler olmalarını, asıl görevlerinden sayarım. Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz bir birey yoktur. Cumhuriyet, böyle bir kavramı asla kabul edemez. İnsan hakları, yasalarımızın güvencesi altındadır. En güçsüz ve en kimsesizlerin yardımcısı devlet ve onun kamu hukuku temsilcileri olan Cumhuriyet Savcılarıdır. Kendilerini kimsesiz görenlerin, yanlarında her an haklarını aramakla görevli Cumhuriyet Savcıları bulunduğunu asla unutmamaları ve bundan emin olmaları gerekir. Zayıf ama haklı olanların en güçlü durumda olmaları, adliyemizin en belirgin özelliği ve ülküsüdür. "
Ne yazık ki Büyük Önderin bu vasiyetinin bu gün eksizsiz yerine getirildiğini söylemek olası değildir.
Hukuk devletinde yargı bağımsızlığının sağlandığı, bu nedenle içimizin acımadığı günler dileği ile…

02.02.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

29 Ocak 2014 Çarşamba

Hoca tuzağa düştüğünü anlayamadı! - Gündüz Akgül

Hoca tuzağa düştüğünü anlayamadı!
CNN Türk’te “Aykırı Sorular” programını yapan Enver Aysever ilginç konukları ve sorularıyla daima gündemde kalmayı becermektedir.
Son programını Anayasa Prof. Burhan Kuzu ile yaptı.
Kamuoyunun yakından tanıdığı Burhan Kuzu, AKP milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanıdır.
Sayın Kuzu, tavırları ve konuşmalarıyla her şeyi bildiği havasında olup, keseri sürekli kendinden yana yontmakla da ünlüdür.
Ne var ki Sayın Aysever’in aniden ustaca sorduğu soruya yine bilgece! Yanıt vermesi gerekirken, bir anlık şaşkınla verdiği yanıtla tuzağa düştü.
Hoca ihtilallerin kime karşı yapıldığından, kimin mağdur edildiğinden dem vururken, bir ara konuyu solculara getirerek “solcuları boş ver onlar iflah olmaz” dedi.
Pası çok iyi değerlendiren Aysever, gole gitmenin kararlığıyla…
Hocam, "Neden solcular hep siyasi suçtan içeri giriyor da sağcılar hep rüşvet ve yolsuzluktan?" diye soruyu yapıştırdı.
Hoca “Deme çok ağır konuştun” dedikten sonra, "Adama sorarlar, solcular ne zaman hükümet olmuş ki? Bir adamın elinde para yoksa makam yoksa neyi çalacak, hükümet olunca bunlar ortaya çıkıyor.” Diyerek düştüğü tuzaktan kurtulmaya çalıştı.
Nafile.
Aysever, vazgeçmek niyetinde değildi.
Golü atmak istiyordu.
Bu kez  “Hükümet olunca çalmak mı gerekiyor?” dedi.
Hoca oldukça telaşlı, devirdiği çamın farkında vararak, düzeltme yollarını arıyordu.
Hoca, “Çalmak yok”,   Dediyse de iş işten geçmiş, ok yaydan çıkmıştı.
Yargıda tevil (değiştirici) yollu itiraf diye bir tabir var.
Hoca resmen, tevil yollu iktidarların çaldığını itiraf ettiğinin farkında bile değildi.
Hoca zordaydı, debelendikçe batıyordu. Neşeli bir izlenceyle karşı karşıyaydık.
Oldu mu Hoca?
Bir çuval inciri berbat ettin.
Tam gündemce çalma, çırpma, yolsuzluk savları havada uçuşurken bunlar söylenir mi?
Yoksa Allah mı söyletti?
Kolaylık diliyorum Hoca! Epey zora girdin, geleceğini tehlikeye soktun.
Sayın Aysever’e de bir çift sözüm var.
Koskoca! Anayasa Profesörü bu duruma düşürülür mü?

29.01.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

26 Ocak 2014 Pazar

İtirafa bakar mısınız? - Gündüz Akgül

Yıl 2002 genel seçimler
İktidara geldiklerinde beraberdiler
Kimse ne çete, ne paralel yapı, ne haşhaşiydi…
Yıl 2007 genel seçimler.
Yine beraberler.
Hiçbir sorun yok
Kadrolar paylaşılırken ikisi de haberdar ve mutluydular.
Ortaklardan biri resmi, diğeri örtülü…
Ortak iktidar sorunsuz devam ediyor.
Yıl 2011 Genel seçimler.
Beraberlik ayni mutlukla devam ediyor
Sonuç yeniden iktidar
Yıl 2012 Anayasa referandumu.
İkisi tek güç, tek yumruk
“İmkân olsa mezardakilere bile 'Evet' oyu kullandırmak lazım” diyordu ortak.
Sonuç %58 Evet.
Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılması tamam
Yargıçlar ve Savcılar Yüksek Kurulu Tamam
Bu Kurulun seçtiği Yargıtay ve Danıştay üyeleri tamam
Yargı bağımsızlığına rahmet…
Malum davalarda adil yargılama diye ses çıkaran Yargıçlara acele atama.
Aradan geçen 10 yıllık sürede hiçbir sorun yok.
Ta ki resmi ortağın MİT Müsteşarına dokunana kadar
Hafif yaylım atışlarıyla didişmeler başladı.
“Ne istediniz de vermedik, ne istediniz de yapmadık” denilerek sitem edildi.
Tarih 17 Aralık 2013
Yolsuzluk savı ile üç bakan çocuğunu gözaltına alınması…
Dört Bakan hakkında yolsuzluk savları…
Sonuçta, tutuklamalar ve istifalar…
Başbakanın oğluna soruşturma…
Öküz öldü ortaklık bozuldu.
Örtülü ortak, çete, paralel devlet ve haşhaşi oldu birden
Her iki tarafta ateş serbest dedi.
Ortaklık inkâr edildi.
Bülent Bey yine yapacağını yaptı.
İnkâr edilen ortaklığı açığa vurarak pişmek üzere olan çorbaya su kattı.
“Bursa'nın 17 ilçe belediye başkan adayının tanıtım toplantısında katılan Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Bursa'dan cemaate seslenerek, "Her şeyin garantisi biziz. O cemaatler beni çok iyi bilir. Ben onları çok iyi biliyorum. Bursa'dan bu cümleme dikkat etsinler; Biz varsak, siz de varsınız. Biz yoksak siz de yoksunuz" dedi.
Oldu mu Bülent Bey,
Başbakanına yine ters düştün.
Günlerdir inkâr edilen ortaklığı itiraf ediyorsun.
Hüseyin Çelik’i zor durumda bıraktın.
Bakalım bunu nasıl düzeltecek merak ediyorum.
Bülent Bey siz haklınız, görünen köy kılavuz istemez.
Herkesçe bilinen ortaklık inkâr edilemez.  

 26.01.2014
Emekli Cumhuriyet Savcısı

23 Ocak 2014 Perşembe

Seni çok özledik - Gündüz Akgül

Sevgili Uğur Mumcu,
24 Ocak, aydın düşüncelerini, Kemalist duruşunu, araştırmacı gazeteciliğini içine sindiremeyen karanlık güçler tarafından hunharca katledilişinin 21. Yıldönümü.
Yaptıklarınla, aydınlanmacı öngörünle bizler gösterdiğin yolda yürükken seni hiç unutmadık ve unutturmadık.
Ne diyordun;
“Ben, Atatürkçüyüm.
Ben, Cumhuriyetçiyim.
Ben, Laikim.
Ben, Tam bağımsız Türkiye’den yanayım.
Ben, Özgürlükçüyüm.
Ben, İnsan hakları savunucusuyum.
Ben, Terörün karşısındayım.
Ben, Yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.
Öyleyse vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar doğacaktır.” Demiştin.
Sevgili Uğur,
Aynen öyle oldu. Karanlık güçler seni hunharca vurup parçaladılar.
Ama yok edemediler. Her parçandan birlerce, on binlerce Uğur’lar doğdu.
Onlar, tüm zorluklara, engellemelere karşın, hiç korkmadan, ödün vermeden aydınlığını tüm yurda yaymaya ve gençlere seni anlatıp benimsetmeye, çalışıyorlar.
Tarih babanın altın sayfalarında çoktan yerini aldın.
Yine 1990’lı yıllarda;
“Hukuk fakültesinde okuyup da daha önce imam hatip mezunu olanlara burs veriyorlar. Burs verilen öğrenciler de sınavsız yargıç ve savcı oluyorlar. 2000 yılına doğru baktığımızda, vali ilahiyat fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam enstitüsü mezunu, kaymakam imam hatip mezunu olacak” demiştin.
Bu öngöründe aynen gerçekleşti. Bu zihniyet şu anda iktidardadır.
Senin döneminin araştırma gazeteciliğini yapıp, muhalif olanlar bir elin parmakları kadar bile değildir. Yazılı ve görsel medyanın neredeyse tamamı teslim olmuş, yaranmakta yarış halindedirler. Sesini biraz yükseltenleri de medya patronları aldıkları talimatla derhal işlerine son veriyorlar.
Hukukun üstünlüğünü,
Güçler ayrılığın,
Adil ve tarafsız ve bağımsız yargıyı,
Özgürlükleri,
Mumla arar hale geldik.
Görsel medyanın kadrolu bülbüllerinin karşısında seni kadar açık sözlü ve yürekli biri bulunmadığı için meydanı boş bulmuşlar ve yurttaşları hep yanlış bilgilendiriyorlar.
Anlayacağın, ortalık toz duman. Yolsuzluk savları gündemi tamamen doldurmuş durumda.
Ne mutlu bizim kuşağa ki seni tanıdık, seni dinledik, söylediklerin hep bize rehber oldu.
Şimdi ki gençler eserlerini okuyarak seni tanımakta ve yolunda yürümektedirler.
Sevgili Uğur, Seni çok özledik çok.
Hiç unutulmayacaksın.
Işıklar içinde uyu.

23.01.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

22 Ocak 2014 Çarşamba

Yeniden Anımsamak - Gündüz Akgül

17 Aralık 2013 tarihinde ülke gündemine bomba gibi düşen yolsuzluk savları üzerine gözaltına alına Bakan çocukları, iş adamları ve rüşvet aldıkları ile suçlanan Bakanlar ortalığı alt üst etti.
Bir anda yurttaşlar iki kampa bölündü, çoğunluğu yolsuzlukların yapıldığına inanırken, iktidar mensupları ve iktidar yandaşları işin komplo olduğunu ve hükümeti düşürmeyi amaçladığını savundular.
Gündemi işgal eden önemli olaylarda sosyal medya yurttaşları bilgilendirmek için büyük hizmetler vermektedir.
Bu nedenle hiçbir şey artık gizli kalmamaktadır.
18.12.2013 günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 1994 yılında Belediye Kongresinde yaptığı bir konuşmanın videosu Twitter’de paylaşıldı.
Sayın Erdoğan bu konuşmasında "Hırsızlık babadan evlada geçer. Yönetimlerde hırsızlık üst yöneticilerden alttaki yöneticilere geçer" diyordu.
Günlerdir yolsuzluk savları konusunda belgeler havada uçuşurken, emniyet ve yargı mensupları yer değiştirme rüzgârlarıyla savrulurken, aklıma Başbakanın söyledikleri geldi ve babamı yeniden anımsadım.
Beni tanıyan dostlarım az çok hakkımda bilgi sahibidirler.
Babam kimdir bana neler öğrettiği konusunda bilgileri olmayan dostlarımla, 11.10.2008 tarihinde “Benim Babam” başlığı ile yazdığım ve yayımlattığım yazımı tekrar paylaşmak istiyorum. (21.01.2014)

BENİM BABAM!...
Amatörce köşe yazarlığını yaptığım bir internet sitesinde dostlardan biri, “Baba dediğiniz mi böyle olmalı” başlıklı bir yazıda, rahmetli babası için “Bizim babamız alt tarafı bir memurdu ancak bir ev, birde emekli maaşı bırakıp göçtü gitti.” Tanımlamasını yaptıktan sonra, sözü Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’a getirerek, “Ama üst tarafı memur olanlar ise makam ve mevkileri nedeniyle evlatlarını ihya ettikleri gibi, gelecekteki torunlarının hatta torunlarının çocuklarının bile geleceğini garanti altına alıyorlar.” Değerlendirmesinde bulunmuş.
Yazıyı okuyunca babamı anımsadım ve düşlerimle çocukluğuma dönerek, babamın bana kalıt (miras) olarak neler bıraktığını sıralamaya çalıştım.
Rahmetli babam, geçimini ziraatla sağlayan ve 11 kişilik ailemizi geçindiren, kendi halinde bir köylüydü. Bir ara ilçede bir dükkân açtıysa da bunda başarılı olamadı, kapatarak köyüne döndü ve orada hakkın rahmetine kavuştu.
Kalıt olarak birkaç tarla ve bir köy evi bıraktıysa da, doğuda olan ve terk ettiğimiz köyümüzde bunların parasal bir değeri olmadığı gibi, çoğalan kalıtçılara bölündüğünde, her birinin payına bin YTL dahi düşmemektedir.
Ancak, ciddi parasal değeri olan bir kalıt bırakmayan babam, bana kalıt olarak ne bırakmıştı?
Birlikte göz atalım.
Babam;
*Tüm maddi olanaksızlığına karşın, beni okutup ülkeme hizmet edecek bir birey olmak,
*Ödünsüz bir Kemalist olan babam, bana Mustafa Kemal Atatürk aydınlanmasını benimsemek,
*Yurtsever olan babam, yaşadığı kurtuluş savaşını büyük bir coşku ile anlatarak, çocukluğumda yakın tarihimizi öğrenmek ve bağımsızlığın değerini özümsemek,
*En zor koşullarda karşısında dik durmak, onurlu davranmak ve dürüst olmak,
*Ülkenin çıkarını, kendi çıkarımdan üstün tutmak,
*Devlet malını kutsal saymak ve dokunmamak,
*Elime, belime, dilime sahip olmak,
*Tüyü bitmemiş yetim hakkını yememek,
*Haksızlıklar karşısında sessiz kalmamak,
*Adil ve merhametli olmak,
*Ülkemin çıkarı ve bağımsızlığı söz konusu olduğunda susmamak ve bu değerlerin savunucusu olmak,
*Laik Cumhuriyeti, Atatürk ilke ve devrimlerini her koşulda ödünsüzce savunmak,
Gibi,
Tinsel değeri para ile ölçülmeyecek kadar değerli KALITLAR bıraktı.
Hiç kimse, babam hakkında her tarafa çekilebilecek ve onu küçültecek yazı yazmadı ve yazamazdı.
Bana bıraktığı bu değerli manevi kalıtlardan ötürü babamla gurur duyuyor ve O’na layık bir evlat olmaya çalışıyorum.
Toplum arasında başı dik, alnı açık olarak gezmemi sağladığın için teşekkürler Baba….
Ruhun şad, yerin cennet olsun.
11.10.2008

Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

20 Ocak 2014 Pazartesi

Hesap Soranlara, Hesap Sorulur Oldu - Gündüz Akgül

Son günlerde ülke gündemini işgal eden olaylar anlaşılır gibi değil. Kimin kime hesap sorduğu, kimin olaylardan sorumlu olduğu, kimin zamanında olaylara müdahale edip gereğini yapmadığı, Arap saçı gibi birbirine karıştı. Bu yazıda son günlerde Güneydoğuda yakalanan, aranmak istenen, aratılmayan TIR’lardan söz etmek istiyorum.
 Suriye’ye geçmek isteyen TIR’larda silah olduğu konusunda Cumhuriyet Saclılarına gelen ihbarlar üzerine, Cumhuriyet Savcıları güvenlik güçlerine emir vererek TIR’ların durdurulup aramasını istemektedirler.
Emir üzerine TIR’lar aramak isteyen güvenlik güçlerinin karşısına hep MİT elemanları çıkmaktadır.
Savlara göre o TIR’larla Suriye muhaliflerine silah taşınıyorsa, MİT’in orada işi ne.
 Kendi ülkemizde 30 yıldır Terörle mücadele edip bunun çok acılarını yaşamışken, Suriye devletine karşı silahlanmış guruplara silah taşımanın mantığı var mı?

Ne ise;
Gelelim son olarak Adana’da yakalanıp aranmak istenen TIR’larla ilgili Hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik’in, dediklerini bakalım.
Hüseyin Çelik, durdurulup aranan TIR'larla ilgili konuşurken, “Galiba buradaki savcı arkadaşların niyeti savcılıktan çok daha öteye bir şeydir. Devletin bir kurumu, istihbarat kurumu MİT. MİT’in yasası belli, görevleri belli. MİT Yasası’nın 26. maddesine göre eğer MİT’e ait herhangi bir işlem yapılacaksa Başbakan’dan izin alınması gerekiyor. kimse kafasına göre arama yapamaz. Bu savcılar kimin adına bu işleri yapıyor? Yanlış yapan savcı hesap verir" demiş.
 Deveye sormuşlar boynun neden eğri, yanıt olarak “nerem doğru ki” demiş. Hüseyin Çelik’in bu beyanının hangi yanlışını düzelteyim ki.

-Cumhuriyet Savcıları MİT hakkında değil, silah taşıdığı ihbar edilen TIR hakkında işlem yapıyorlar.

-Savlandığı gibi MİT’in başka bağımsız bir devletin işlerine karışma ve yasal olmayan bir guruba silah götürme diye bir görevi var mıdır?

-Cumhuriyet Savcıları hakkında ancak, görevlerini ihmal veya kötüye kullanma konusunda hesap sorulabilir. Bunu da soracak kurumlar yasa ile saptanmıştır. Hüseyin Çelik değildir.

 -Bir ihbarı değerlendirerek görevini yapan Cumhuriyet Savcısını hesap sorulur kişi diye hedef gösteren Hüseyin Çelik yargıyı tehditle etki altına almak istemektedir.

Ne yazık ki AKP iktidarı döneminde Yargı öyle bir hale getirildi ki, yasal olmayan konularda hesap soran yargı, kendilerine dokunduğu ve istemedikleri şekilde görev yaptığı takdirde hesap sorulur hale getirildi.
Yargının bu hale getirilmesinde birçok meslektaşımızın da katkısı olduğu şüphesizdir.
Bağımsız yargı, bağımlı hale getirildi mi bu sonuç kaçınılmazdır. Yazık olmuş Türk yargısına.

20.01.2014
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

15 Ocak 2014 Çarşamba

Hukukla restleşme mi? - Gündüz Akgül

Anayasamızın 2. Maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin “demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti” olduğu yazılıdır.
Ne yazık ki ülkemizde uygulanan hukuk, anayasanın bu bağlayıcı kuralıyla hiç bağdaşmamaktadır.
Uzun zamandan beri Özel yetkili Mahkemelerde uygulanan hukukun, evrensel hukuk kuralları ile bir ilgisinin bulunmadığını belirten sanık avukatlarının, hukuk profesörlerinin, sivil toplum kuruluşlarının, aydınların, muhalefet partilerinin çığlıklarını Mısır’daki sağır sultan duyarken, iktidar Partisinin yetkilileri, bu mahkemelerde görev yapan Yargıç ve Cumhuriyet Savcıları, kendilerini aydın olarak nitelendirip kamuoyuna bildiri yayımlayan “yetmez ama evet ’çiler”, numaralı cumhuriyetçiler, yandaş medya bir türlü duymadı.
Ne zaman ki iktidar ve onun gizli ortağı olduğu savlanan Cemaat arasında kavga başlayıp, yolsuzluk kasetleri ortada uçmaya başlayınca, bazıları hukuku hatırlama gereği duyup bu kez kendinden yana uygulamasını istedi.
Bu istek öyle bir hale geldi ki bir taraftan hukuk diye çığlık atılırken, diğer taraftan hukukla restleşme noktasına gelindi.
Yolsuzluk savları ortaya atılıp iki bakanın oğlu ve yolsuzluğa karışan diğer kişiler tutuklanınca dört bakan hakkında da fezleke düzenlendi.
Uygar Avrupa ülkelerinde günlerdir gündemi işgal eden bu tür bir yolsuzluk savı hükümetin düşmesine neden olurken, bizde bırakın hükümetin istifasını, oğlu tutuklanan, İç İşleri Bakan yolsuzluğu meydana çıkaran ve kendisine bağlı güvenlik güçlerini bu görevden aldıktan sonra lütfen istifa etmek zorunda kaldı.
Bu durum hukuka tamamen aykırı olduğu gibi adeta hukukla restleşmedir.
Adı yolsuzluk savında geçen Başbakanın oğlu, Cumhuriyet Savcıları tarafından ifadeye çağrılmasına karşın ifadeye gitmediği gibi, Başbakan, oğlunu devletin kırmızı plakalı arabasına alarak İstanbul’da, adeta hukuka rest çeker gibi gövde gösterisinde bulunmakta sakınca görmedi.
Belleklerimizi tazelediğimizde hatırlayacağımız gibi CHP Genel Başkanı Kemal Kılçdaroğlu, CHP grup Başkanvekili olduğu dönemde, iktidar partisi Genel Başkan Yardımcısı ile ilgili belgeli bir rüşvet olayın gündeme getirdiğinde, CHP’nin, bir iki gazetenin ve namuslu bazı köşe yazarlarının dışında, tıs çıkmamıştı.
Bu olay üzerine 15.08.2008 tarihinde yazdığım “Bizlere Ne Oldu” başlıklı yazımda,
 “Recep Tayyip Erdoğan 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimden önce meydanlarda ‘Yolsuzluklara damardan gireceğiz’ diye yurttaşlara söz vermiş ve oylarını alarak iktidara gelmişti. O günden bu güne kadar muhalefet partisi tarafından birçok Bakanı hakkında yolsuzluk yaptıkları savıyla verilen tüm soruşturma önergeleri AKP’nin oyları ile reddedilmiş, bırakın damardan girmeyi, kenarından teğet bile geçilmemiştir.
Yine seçimlerden önce, AKP Genel başkanı sıfatıyla Erdoğan yurttaşlara seslenirken, ‘AK Parti bütün kadrolarıyla, bunun için yola çıkmıştır. Sıkıntılarımız büyük. Sıkıntılarımızın temelinde yolsuzluk yatıyor. İktidara geldiğimizde, hortumcuların hortumunu keseceğiz. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını ne yiyeceğiz ne de yedireceğiz’ sözünü veriyordu.
İktidara geldikten sonrada Başbakan sıfatıyla ‘Devletin malı deniz, yemeyen domuz döneminin bittiğini, hortumlarını kesiyoruz, kesmeye devam edeceğiz. Milleti nasıl soymuşlar göreceksiniz’ diyordu. Ancak kesilen hortumların hiç birinin, hayli uzamış AKP’lilerin hortumları olmadığı görülmektedir.”
Demiştim.
Aradan beş yılı aşkın bir süre geçmesine karşın değişen bir şey yok.
Başbakan şu anda da her gün yazılı ve görsel medyada, yolsuzluk savlarının hükümete karşı bir darbe olduğunu, gerçeği yansıtmadığını söylemektedir.
Hukukun evrensel ilkesine göre kesin hükümle cezalandırılana kadar herkes masum ve suçsuzdur
Gönül arzu ederdi ki;
Başbakan, adı yolsuzluk savına karışan oğlunu ifadeye göndermemek yerine “ben hukuka güveniyorum, oğlumun bu suçu işlemediğini de biliyorum. Oğlum ifadeye gidecek ve yargıdan aklanıp çıkacaktır” deseydi.
Ne yazık ki demedi. Oğlu ile gövde gösterisinde bulunarak hukukla restleşti.
Herkes unutmasın ki sıkıştığımız zaman anımsadığımız hukuk bir gün hepimize gerekecektir.
Hukukla restleşmek kimseye yarar sağlamamaktadır.
Hukukun üstünlüğünün sağlandığı günleri birlikte görmek dileği ile…

15.01.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

12 Ocak 2014 Pazar

Hayret ve İbretle İzliyoruz - Gündüz Akgül

Son günlerde dile getirilen yolsuzluk savları nedeniyle ülkede oluşan gündem insanı hayrete düşürüyor.
AKP, 11 yılı aşkın bir süredir, bu gün “paralel devlet”, “çete” diye adlandırdığı Cemaatle al gülüm ver gülüm hesabı ortak yönetimle devleti yönetirken, kendileri açısından ortada bir sorunları yoktu.
Ne zaman ki erk bölüşmesinde anlaşamadılar kıyamet kopmaya başladı.
Göze çarpan ilk olay, Özel Yetkili Mahkeme Cumhuriyet Savcılarının, MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında soruşturma açmaya kalkışmasıydı.
Başbakan, Müsteşarını koruma altına almak için MİT mensuplarının ancak Başbakanın izni ile soruşturulabileceği konusunda özel yasa çıkardığı gibi amaçlarının kendisine kavuşmak olduğunu belirterek “o zaman gelin beni alın” dedi.
Kılıçlar bir kere çekilmişti, her iki tarafta diğerine darbe vurmak istiyordu. Özel dershanelerin çoğunun Cemaate ait olduğu bilen iktidar, dershaneleri özel okula dönüştüreceğini söyleyince büyük kıyamet koptu.
Emniyet güçlerinin çoktan izlemeye aldığı yolsuzluk savları ilgili olarak Terörle Mücadele Mahkemeleri (TMM) Cumhuriyet Savcıları tarafında 3 Bakanın çocukları ile ilgili gözaltı kararı alması ve 4 bakan hakkında soruşturma başlatması kıyametin büyüklük dozunu daha da arttırdı.
Bu safhadan sonra yapılanları masaya yatırıp yurttaşların büyük bir bölümünü hayrete düşüren olaylara bakalım.
-Soruşturmalarla ilgili Emniyet şubelerindeki personelin başka görevlere tayinleri çıktı. (medyaya yansıdığı kadarıyla 350 civarında)
- Başbakan'ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Gülen cemaatini ima ederek orduya kumpas kurulduğunu savladı.
-Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin Yargıtay’da “Cemaatin İmamı” diye nitelendirilen kişi önemli bir holdingin dosyası ile ilgili ne karar verilmesi gerektiği hususunu dosyanın kısa bir özeti ile birlikte Pennsylvania’ya göndermiş dedi.
-Soruşturmayı yürüten TMM Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş’tan soruşturma dosyası alındı. Cumhuriyet Savcısı görevinin engellediğini basına dağıttığı bildiri ile kamuoyu ile paylaştı. Başsavcı, Savcısını yalancılıkla suçladı.
-Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) 13 üyesi bildiri yayımlayarak Cumhuriyet Savcısına destek verdiler.
-Adalet Bakanlığına getirilen Bekir Bozdağ, HSYK tüm üyelerini değiştirecek ve yetkilerini kendisinde toplayacak yasa tasarısı hazırladı.
-Yasa tasarısı görüşmelerinde hazır bulunmak isteyen Yargıçlar Sendikası Başkanı Yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu iktidar milletvekilleri tarafından dövüldü.
-İzmir’de başlatılan yolsuzluk olayında yine emniyet yetkilileri soruşturmadan alındı, Adalet Bakanlığı Müsteşarının İzmir Başsavcısını tehdit ettiği TBMM de dile getirildi.
-Ergenekon, Balyoz diye adlandırılan davalara damgasını vuran ve kahraman ilan edilen Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz hakkında, yolsuzluk soruşturması nedeniyle linç kampanyası başlatıldı. Savcı Öz, Başbakanın kendisine iki kişi gönderdiğini, soruşturmayı kapatmasını istediğini ve tehdit ettiğini söyledi.
-Başbakan Cumhuriyet Savcısını yalanladı. Cumhuriyet Savcı’sının iş takip etiğini söyledi.
-Her kesimden olaylara el koyup krizi çözmesi istenen Cumhurbaşkanı, Anayasanın ve yasaların kendisine tanıdığı yetkiyi kullanarak krizi hukuk çerçevesinde çözmesi gerekirken, ne yazık ki Pennsylvania’ya elçi göndermeyi yeğledi.
Bu kavganın hayrete düşüren olaylarını sıralarsak sayfalar yetmez bu kadarla yetinip olayların yorumuna geçelim.
Başbakana ve tüm sorumlulara ve soruyorum.
-Türk ordusuna kumpas kurulup çökertilirken siz neredeydiniz?
-Size dokunana kadar kahraman ilan ettiklerinizi, ne oldu da birden bire linç etmeye kalktınız?
-Anayasanın 104 Maddesi, Cumhurbaşkanına devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını sağlama görevi vermişken, bir devlet organı olmayan Pennsylvania’daki cemaat liderine elçi göndermesi hangi görevle ve hangi hukuki gerekçeyle açıklanabilir?
-Cumhuriyet Tarihinde bir Başbakanın, bir Cumhuriyet Savcısını soruşturmayı kapatması ve tehdit etmesi örneğine rastlanmamaktadır. Cumhuriyet Savcısının bir görevi ihmal veya kötüye kullanma durumu varsa hukuk devletinde hesabını soracak kurumlar vardır.
-12 Eylül 2010 Tarihli Anayasa referandumu öncesinde dilimizin döndüğü kadar, amaç HSYK ve Anayasa Mahkemesini yeniden yapılandırılıp iktidara bağlı hale getirmek olduğunu, diğer maddelerin bu amacı gizlemeye yönelik bulunduğunu söylememize karşın, bu günkü durumu görüp saçını, başını yolan “yetmez ama evet”çilere laf anlatamadık.
-Öküz öldü ortaklık bozuldu örneği, iktidar ile cemaatin arası bozulunca, referandumla yapılan düzenlemenin yetmediğinin farkına varıp, yargıyı hepten yürütmeye bağlamak için bu telaş niye? Yoksa beğenmediğiniz Yargıç ve Cumhuriyet Savcılarının cemaat mensupları olduğunu fark etmediğinizi mi savlıyorsunuz?
Beyler farkında mısınız? Hukuku katlettiniz, artık Yargıç kararlarını uygulamayan bir kolluk yarattınız.
Yıllarca söyledik. Hukuk bir gün herkese gerekir diye tınmadınız. İşte şimdi size gerekti ama ortada hukuk bırakmadınız ki.
Henüz vakit varken yargıdan elinizi çekin. Yargıyı her şeyi ile yargıya bırakın.
Bir hukukçu olarak bu hukuksuzlukları hayret ve ibretle izlediğimi belirtmek istiyorum.

12.01.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

4 Ocak 2014 Cumartesi

Gündüz Akgül: Devletin çivisi çıkmış mı?...

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Hatay’da yakalanan TIR’la ilgili olarak açıklamada bulunurken “Devletin çivisi çıkmış” dedi.
Hukuk devletinin çivisi çıkmışsa, hukukun uygulanmadığı, yetkililerin hukuk dışı uygulamalara başladığı anlamı çıkmaktadır.
Anayasamızın 2. Maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu söyler.
Yine Anayasamızda, devletin güçler ayrılığı ilkesine göre yönetileceği yazılıdır.
Bir devlette Anayasaya ve yasalara aykırı işler yapılıyorsa, ortada bir hukuksuzluk var demektir.
Devleti masaya yatırarak çivisinin çıkıp çıkmadığına birlikte bakalım.
Devleti yönetenler, yasalarda yazılı olmayan grupları yönetime ortak ediyorsa,
-Kendilerine dokununcaya kadar bu gizli ortağı ile hiçbir sorun yaşamıyorsa,
-Kendilerine dokunduğu anda, gizli ortağını çete ve paralel devlet olarak suçluyorsa,
-Güçler ayrılığı ilkesini yok sayarak, tüm yetkileri tek elde topluyorsa,
-Yüksek Yargıda cemaatin imamı olduğunu söylüyor ve bir şey yapmıyorsa,
-İktidar, karşıtlarına dokunan yargıyı “bağımsız yargıya karışmayın işini yapsın”, kendilerine ve yandaşlarına dokunan yargıyı tarafsızlıkla suçlayıp tehdit ediyorsa,
-Adli kolluk görevlileri, adli soruşturmalarda Cumhuriyet Savcılarının emirlerini değil, mülki amirlerin emrini dinleyip soruşturmaya engel oluyorsa,
-Hatay’da yakalanan şüpheli TIR’da arama yapmak isteyen Cumhuriyet Savcısına, Vali engel çıkarıyorsa ve MİT ile Adli Kolluk arasında yaşanan gerilimli ortamda, Cumhuriyet Savcısı “canımı zor kurtardım” diye olay yerinden ayrılıyorsa,
-Mahkeme kararları, güvenlik güçleri tarafından uygulanmıyorsa,
-Din Bilgisi ve Ahlak dersi öğretmeni sınıfta “Bir Sünni’nin bir Alevi ile evlendiği takdirde yüz kırk kırbaçla cezalandırılacağını, çocuk yapma durumunda ise cezasının ‘ölüm’ olduğunu”   söylüyor ve velilerin şikâyeti üzerine müdür bir soruşturma açmıyorsa,
-Başbakan Başdanışmanı yıllarca yönetimi birlikte götürdükleri Cemaati ima ederek “Orduya kumpas kurdular” diyorsa,
-Yargı ve güvenlik güçlerini, cemaatçi, iktidarcı diye ikiye ayırma algısı yurttaşlarda oluşturulmuşsa,
-Yolsuzluk savıyla dört Bakan istifa ediyor ve iki Bakanın oğulları tutuklanıyorsa,
-Yolsuzluk soruşturmasını yapan güvenlik güçleri hallaç pamuğu gibi dağıtılıyorsa,
-Ergenekon ve Balyoz diye adlandırılan davalarda toz kondurulmayan ve altına zırhlı araba verilen Cumhuriyet Savcısına, yolsuzluk soruşturmasında linç kampanyası açılıyorsa,
-Yolsuzluk soruşturmasında görevi engellenen Cumhuriyet Savcısı durumu kamuoyu ile paylamak için basın bildirisi dağıtmak zorunda kalıyorsa,
-Cumhuriyet Başsavcı basın açıklamasıyla, Cumhuriyet Savcısını yalancılıkla suçluyorsa,
-Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin bir bölümü, soruşturmadan el çekilen Cumhuriyet Savcısını desteklemek amacıyla bildiri yayımlıyor ve bir bölümü muhalif kalıyorsa,
Kusura bakmayın beyler, devletin çivisi, çoktan çıkmıştır. 

04.01.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

1 Ocak 2014 Çarşamba

Gündüz Akgül: Ben Yokum…

Aydınlığın karartılmak istendiği,
Yolsuzluk savlarının diz boyuna çıktığı,
Hukukun üstünlüğünün değil, egemenlerin hukukunun uygulandığı,
Hak ve özgürlüklerin yok sayıldığı,
İftira ve çamur atmanın geçer akçe olduğu,
Bana değmeyen yılan bin yaşasın dendiği,
Kullanılan yasal hakların suç olarak cezalandırıldığı,
Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kurtarıcımız olduğunun inkâr edildiği,
Yargı bağımsızlığının olmadığı,
Basın özgürlüğünün yasaklandığı,
Yandaş olmayanların ötekileştirildiği,
Aydınların çeşitli kumpaslarla ceza evine atıldığı,
Yerde ben yokum arkadaş.
Benim gibi düşünenlere bu olumsuzlukları yaşatan 2013 yılının yerini gelecek 2014 yılına hoş geldin diyorum.
Ben yokum diyenlerin sayısının ülkede %70-80 civarında olmasına karşın, birleşip güç oluşturmak ve iktidar olup bunları bizlere yaşatmamak yerine, küçük gruplar halinde siyaset yapmalarını ve muhalefete mahkûm olmalarını anlayamıyorum.
Atalarımız ne demişler “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”
2014 ve 2015 yıllarında önümüzde üç seçim var. Aklımızı başımıza toplayıp birleşmediğimiz takdirde, aynı olumsuzlukları yaşamaya devam edeceğimizi şimdiden haykırarak söylüyorum.
%1 ve 2 civarında oy alan ve seçim barajını aşamayan siyasi partilerin Genel Başkanları sizlere sesleniyorum.
Kartvizitlerinizde yazılı Genel Başkan egosundan kurtularak bir şemsiye altında birleşmezseniz bu geminin batmasına neden olacaksınız.
Unutmayın ki hepimiz ayni gemideyiz. Tarih sizi affetmeyecektir.
Hep bir ağızdan “ben de yokum” diye bağırarak birleşme kervanında yerinizi alınız.
Atı alan Üsküdar’ı geçince iş işten geçmiş olacak.
Yeni yılda herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi, “Birleşmeye bende varım” diye sesini yükseltmesi, çocuklarımızın aydın geleceği için kaçınılmaz hale gelmiştir.
Ben yokum dedirtecek olayların yaşanmaması dileği ile tüm yurttaşların yeni yılı kutlu olsun.

01.01.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

28 Aralık 2013 Cumartesi

Olayların Anımsattığı Bir Anı - Gündüz Akgül

Olayların Anımsattığı Bir Anı
Günlerdir ülke gündemine düşen ve ortalığı toz dumana boğan yolsuzluk olayına adı karışanların bir bölümü tutuklandı, bir bölümü ise serbest bırakıldı.
Ancak, gün yoktur ki yeni kanıtlar, yeni savlar ortaya atılmasın.

Soruşturmada suçlananların bir bölümü iktidar partisine mensup Bakanlar ve çocuklarının olması ve soruşturmayı yapan güvenlik güçlerinin hallaç pamuğu gibi soruşturmadan alınıp dağıtılması, şimdi de sıra soruşturmayı yapan yargı mensuplarını dağıtmaya, itibarsızlaştırmaya gelmesi, iktidar partisi soruşturmanın üstünü örtmek istiyor savlarını beraberinde getirerek gündeme oturttu.
Ortada olan ve milyonlarla ifade edilen paralar, para kasaları, para sayma makinası, ses ve görüntü kayıtları olmasına karşın, suçlananlar kesin ve inandırıcı kanıt göstermeden inkâr yolunu tercih ediyorlar.
Neyse, yandaşlar ve karşıtları yazılı ve görsel medyada olayı tartışa dursunlar bu can sıkıcı olayın yarattığı sıkıntıyı biraz olsun giderebilmek amacıyla, bu gün okuyuculara, bu yolsuzluk savları ve inkârların anımsattığı bir anıyı sunmak istiyorum.

1988-1992 yıllarında İzmir Cumhuriyet Savcılığı Müracaat Bürosunda görevliydim. (Bilmeyenler için açıklama: O gün İzmir’de işlenen tüm olayların hazırlık evraklarının önce bu büroya geldiği, orada ifade alma, serbest bırakma, tutuklamaya gönderme gibi ön işlemler yapıldıktan sonra evrakın Cumhuriyet Savcılarına dağıtılmak üzere kaleme havale edildiği veya evrak suçüstü olarak gelmişse iddianame ile ilgili mahkemeye dava açma işlemleri yapılmaktadır.)
Bu açıklamadan sonra anımıza geçelim.

Bir gün Kemeraltı çarsısında kalabalıktan yararlanarak yankesicilik yapmak isteyen bir sanık, gözüne kestirdiği bir kadının çantasındaki parayı alıp cebine koyduktan sonra, görülen yurttaşlar tarafından suçüstü yakalanıp polis karakoluna teslim ediliyor.
Karakol tarafında düzenlenen suçüstü tutanağı ile Cumhuriyet Savcılığına getirildi. Suçunu anlatıp savunmasını almaya başladığımda, suçunu inkâr etti.

Sanığa, inkâr ediyorsun ama yakalanınca paralar senin cebinden çıkmış dediğimde “doğrudur efendim paralar benim cebimden çıktı ama oraya nasıl girdiğini, kimin koyduğunu bilmiyorum” diye bir savunma yaptı.
Nasılda bu günkü savunmalara benziyor. Değil mi?

28.12.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

25 Aralık 2013 Çarşamba

Adalet Tarihinde Bir İlk - Gündüz Akgül

32 yıllık kamu görevimin 26 yılını yargıda fiilen Cumhuriyet Savcısı olarak çalışan biriyim. Cumhuriyet tarihinde emniyet yetkililerinin adli amiri durumunda olan Cumhuriyet savcılığının verdiği emri kendince gerekçe yaratarak yerine getirmediğine rastlamadım.
İşin bilincinde olan emniyetçiler, bu tarz bir uygulamanın suç olduğunu da bilirler.
Ne yazık ki günümüzde sapla samanın karıştığı bir furya ortamında, kimin neyi doğru, neyi yanlış yaptığını söylemekte gün geçtikçe zorlaşmaktadır.
Son günlerde Adli Kolluk konusunda yazdıklarımızla okuyucuyu bıktırdığımızın farkındayız.
Fakat yeniden gelişen bir olay nedeniyle tekrar başa dönmek ve konunun hukuki açısını okuyucuya bildirmekle sorumlu olduğumuzu hissediyoruz.
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, “17 Aralık soruşturmasını sızdırmak suretiyle operasyonun gizliliğini ihlal” suçlamasıyla başlattığı soruşturmada İstihbarat Şube Müdürü Ahmet Arıbaş’ı, "şüpheli" sıfatıyla ifadeye çağırmaktadır. Aksaray Valiliğinden İstanbul Emniyet Müdürlüğüne getirilen Selami Altınok Cumhuriyet Savcılığının bu emrini, “Şube müdürümü hangi suçlama ve delillerle çağırdığınız anlaşılmadı. Çağrınız mevzuata aykırı” gerekçesiyle yerine getirmemektedir.
Şimdi tekrar ilgili yasal düzenlemeler bakalım.
Ceza Muhakemesi Yasasının “CUMHURİYET SAVCISININ GÖREV VE YETKİLERİ” başlıklı 161. Maddesi;
Fıkra 1- Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir.
Fıkra 2- Adlî kolluk görevlileri, el koydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür.
Fıkra 3-   Cumhuriyet savcısı, adlî kolluk görevlilerine emirleri yazılı; acele hâllerde, sözlü olarak verir. Sözlü emir, en kısa sürede yazılı olarak da bildirilir.
Fıkra 5-….. Cumhuriyet savcılarının sözlü veya yazılı istem ve emirlerini yapmakta kötüye kullanma veya ihmalleri görülen kolluk âmir ve memurları hakkında Cumhuriyet savcılarınca doğrudan doğruya soruşturma yapılır.
Ayni Yasanın “ADLÎ KOLLUK VE GÖREVİ” başlıklı 164. Maddesi;
Fıkra 2- Soruşturma işlemleri, Cumhuriyet savcısının emir ve talimatları doğrultusunda öncelikle adlî kolluğa yaptırılır. Adlî kolluk görevlileri, Cumhuriyet savcısının adlî görevlere ilişkin emirlerini yerine getirir.

EMNİYET TEŞKİLAT YASASI
 Madde 8-    Polis: İdari, siyasi ve adli kısımlara ayrılır.
Madde 9    C) Adli polis; asgari tam teşekküllü bir polis karakolu bulunan yerlerde, adli işlerle uğraşmak üzere Emniyet Umum Müdürlüğünce kadrodan ayrılan bir kısımdır.
Tam teşekküllü bir kadrodan daha az kuvvette olan polis teşekküllerinin tamamı veya bir kısmı adli polis olarak tefrik edilebilir.
Olayla ilgili mevzuat bu iken, İstanbul Emniyet Müdürü, hangi mevzuata dayanarak o yanıtı verdiğini açıklamak zorundadır.
Anayasamızın emredici hükmünde hukuk devleti olduğumuza göre hiçbir kimsenin, gücün, kurumun hukuku hiçe sayarak keyfi hareket etmesi söz konusu olamaz ve olmamalıdır.
Valilikten gelen İstanbul Emniyet Müdürünün bunu bilmemesi düşünülemez.
O zaman sormak gerekir.
Yasalara aykırı davranma gücünü nerden alıyor.
Bu davranışı ile yürütülmekte olan yolsuzluk soruşturmasına gölge düşürmüştür ve suç işlemiştir.
Hukukun bir gün herkese gerekeceği unutulmamalıdır.

25.12.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcı

22 Aralık 2013 Pazar

Yanlış, Yanlışla Düzeltilemez - Gündüz Akgül

Türkiye gündemini sarsan yolsuzluk savlarına, yetkili kişi ve kuruluşların yasaların emrettiği kurallar içinde müdahale ederek doğruyu bulmaları ve halkoyunu tatmin etmeleri gerekirken, ne yazık ki yolsuzluk savı yanlışı, hukuki mevzuatla oynanarak yapılan yanlışlıklarla giderilmeye ve bu yanlışın kabul edilmesinin halka dayatılmaya çalışıldığını görüyoruz.
Yolsuzluk savları bağımsız yargı tarafından kesin hüküm haline getirilene kadar herkesin masumiyet ilkesinden yararlanma hakkının olduğunu kabul ederek suçsuz olduğunu belirttikten sonra yetkili kurum ve kişilerce yapılan yanlışları dile getirmeye çalışacağım.
-Yargıçlar ve Savcılar Yasasının 5. Maddesine göre Cumhuriyet Başsavcıları, Cumhuriyet Savcıları üzerinde gözetim ve denetim hakkına sahiptir.
Durumun herkes tarafından anlaşılabilmesi için daha da açalım.
Bir ilde veya ilçede, bağımsız görev yapan mahkemelerin aksine, Cumhuriyet Savcılığı kurumu, bir Cumhuriyet Başsavcısı ve ona bağlı Cumhuriyet Savcılarından oluşan bir bütünlük arz eder.
Yasanın verdiği yetkiye dayanarak Cumhuriyet Başsavcısının Cumhuriyet Savcıları üzerindeki gözetim ve denetimi hakkı sadece idari yetkilerle sınırlıdır. Cumhuriyet Savcılarının yargı yetkisini kullanma hakkı üzerinde bir gözetim ve denetim hakkı yoktur.
Örneğin;
Cumhuriyet Savcılarının nöbet işlerini düzenlemek, onlara evrak dağıtmak, izin işlerini programlamak, hangi mahkeme ile duruşmaya çıkacaklarını belirlemek gibi idari görevler Başsavcının yetkileri içindedir.
Cumhuriyet Başsavcısı, Cumhuriyet Savcılarına, şu davada şöyle iddianame düzenle, bu evraka takipsizlik kara ver, şu davada şu mütalaada bulun diye yargı yetkisine karışma yetkisi yoktur.
“Büyük rüşvet operasyonu” diye adlandırılan olayda, sanıkların çokluğu ve gözetim süreninde sorguların yetişmemesi gerekçesiyle olaya el koyan Cumhuriyet Savcısı Celal Kara’nın yanı sıra iki Cumhuriyet Savcısının görevlendirilmesi gayet doğaldır.
Ancak, hazırlık evrakı Celal Kara adına kayıtlı olduğuna göre diğer iki savcının yapacağı işlemlerin Celal Kara’da toplanması ve sanıkları serbest bırakma, tutuklamaya sevk etme ve diğer işlemler Celal Kara’nın yetkisiyle olmalıdır. Geçmişten beri uygulama böyledir.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının, hazırlık evrakını Celal Kara’dan alıp başka bir Cumhuriyet Savcısına verme yetkisi vardır.
Ancak, Cumhuriyet Savcılarına yazdığı “Hukuki ihtilaf halinde görevli 3 cumhuriyet savcısından ikisinin imzasıyla işlem yapılacaktır” yazısının yasada yeri yoktur. Türkiye’yi sarsan böyle bir yolsuzluk savında her iki durumda soruşturmaya gölge düşürmektedir.
Gönül arzu ederdi ki Cumhuriyet Başsavcısı her türlü baskıya karşı direnip, yargıyı tartışacak duruma sokmasaydı.  Ne yazık ki öyle olmadı.
 “Bilgilendirme” başlıklı 18.12.2013 tarihli yazımda da belirttiğim gibi ülkemizde uzun yıllardan beri Adli Kolluk oluşturulması için çeşitli hükümetler zamanında yasa önerileri verilmesine karşın, İç İşleri Bakanlığının karşı çıkması nedeniyle mutlak çıkması gereken bu yasa ne yazık ki çıkmamış ve özlük işleri Cumhuriyet Savcısına bağlı bir Adli Kolluk kurulamamıştır.
Bu nedenle zorunlu olarak Ceza Muhakemesi Yasasında düzenlenen hükümlere göre Cumhuriyet Savcısı adli işlerde İç İşleri Bakanlığına bağlı güvenlik kuvvetlerini (Olayın yerine göre polis ve jandarma) Adli Kolluk olarak kullanmak zorunda kalmaktadır.
Güvenlik güçleri Cumhuriyet Savcının verdiği adli görevleri yaparken, mülki amirlerine değil doğrudan Cumhuriyet Savcısına karşı sorumludurlar.
-Diğer bir yanlışta, İktidar partisi olayın tedirginliği ve telaşı ile Adli Kolluk Yönetmeliğinde yaptığı değişiklikle “En üst dereceli kolluk amiri adlî olayları, suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumakla ve bu konuda gerekli tedbirleri almakla görevli ve yetkili olan mülki idare amirine derhal bildirir.” Hükmünü getirmiştir.
Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında güçler (kuvvetler) ayrılı ilkesi vardır. Cumhuriyet Savcısının el koyduğu bir olayda Adli Kolluk olarak görevlendirdiği kolluk amirlerinin, hazırlık soruşturmasının gizliliğini ihlal edecek ve Adli amirleri olan Cumhuriyet Savcısının haberi olmadan mülki amire bildirilmesi Anayasaya ve Ceza Muhakemesi Yasasına aykırıdır.
Bu uygulama ile Anayasada ki güçler ayrılığı göz ardı edilerek bağımsız yargı, yürütmeye tabi hale getirilmiştir.
Ankara Baro Başkanın yazılı ve görsel medya haberlerine yansıyan bu değişikliğin iptali için yargıya gideceği konusundaki söylemi vardır.
Yurttaşların bilgisine sunulur.

22.12.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı