Emre Kongar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emre Kongar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2014 Cuma

Uğur Mumcu’nun Bugünkü Önemi - Emre Kongar

Bugün bütün Türkiye ile birlikte medya da büyük bir bunalım içinde:
Ceberut bir iktidar, elindeki her olanağı kullanarak, kimini korkuyla kimini satın alarak, çok küçük bir bölüm dışında bütün medyayı yozlaştırdı.
Elbette satın alınanların yanında, gönüllü olarak tam köleliğe soyunanlar da var...
Bunları, insanın ne vicdanı ne de midesi kaldırıyor!
İşte Uğur Mumcu’yu, katledilişinden 21 yıl sonra, bu ortam içinde anıyoruz.

***
Onu, gençler için bir “rol modeli” olarak tanımladığım bir yazıda şu özelliklerine dikkat çekmiştim:
1) İyi bir insandı.
2) Özgür ve bağımsızdı.
3) Tam bir aydındı, toplumsal sorumluluklarının bilincinde, gördüğü ve inandığı doğruları ne bahasına olursa olsun söylemekten çekinmeyen bir aydın.
4) Dürüsttü, rüşvet yemez, belki yanlış yapar ama yalan söylemezdi.
5) Cesurdu, kimseden hiçbir şeyden korkmazdı.
6) Çalışkandı.
7) İyi bir yazardı, kalemi kuvvetliydi, günlük makaleleri kadar kitapları da ilgi çekerdi; “Sakıncalı Piyade” adlı kitabı sadece bir belge olarak değil, harika bir mizah yapıtı olarak da önemliydi.
8) Araştırmacı gazeteciydi, karanlık olayların, sorunların üzerine gider, bilgi, belge toplar ve sonra bunları belli bir sistematikle çözümleyerek, açık seçik bir biçimde okurların bilgisine sunardı.
9) Bir polemik ustasıydı; hiçbir saldırının, suçlamanın altında kalmazdı.
10) Bir hukuk insanıydı, evrensel hukuk ve adalet ilkelerinin ülkemizde de geçerli kılınması için savaşım verirdi.
11) Mazlumlardan, ezilenlerden, haksızlığa uğrayanlardan, emekten ve emekçilerden, muhaliflerden yanaydı; onların haklarını savunurdu.
12) Atatürkçüydü.
13) Antiemperyalistti.
14) Sosyalistti.
15) Demokrattı.

***
Bir bugünkü medyanın haline bakın, bir de onun özelliklerini düşünün...
Daha 1980’li yıllarda, Tarikat-Siyaset- Ticaret adlı kitabıyla, içinde yaşadığımız krizin temellerini yazan Uğur’un, bugün için de ne denli geçerli olduğunu daha iyi göreceksiniz.

17 Aralık 2013 Salı

Türk’e Ayrı, Kürt’e Ayrı Hukuk Olmaz! - Emre Kongar

Bir demokrasi, gücünü nereden alır?
***
Bir demokrasi, gücünü, insan haklarından, yani temel hak ve özgürlüklerden alır:
İnsan haklarına dayalı laiklikten...
İnsan haklarına dayalı hukuktan...
Vatandaşların devlet karşısındaki konumlarının eşitliğinden...
Ve bütün bunları koruyan bir adalet düzeninden!
***
Dine, imana, inanca, mezhebe, tarikata, cemaate göre ayrımcılık yapan hukuk ve adalet olmaz...
Irka, milliyete, aşirete, aileye göre ayrımcılık yapan hukuk ve adalet olmaz...
Cinsiyete, kadına, erkeğe, kendini farklı cinsiyette görenlere göre ayrımcılık yapan hukuk ve adalet olmaz...
Coğrafi bölgelere, kentlere, köylere göre ayrımcılık yapan hukuk ve adalet olmaz...
Böyle farklılıklara göre işleyen bir hukuk yapısı ve bir adalet düzeni varsa orada demokrasi yoktur!
***
Osmanlı-Türk tarihinde, ezilen grupları anımsayalım:
1) Kadınlar.
2) Yoksullar.
3) Muhalifler.
4) Aleviler.
5) Gayri müslimler.
6) Kürtler.
***
Türkiye’de bütün bu gruplar adına demokrasi ve insan hakları mücadelesi yapanlar var...
Bir bölümü doğrudan doğruya bu grupların üyesi...
Bir bölümü ise bu grupların dışında olan insanlar:
Kadın hakları için mücadele eden erkekler...
Alevi hakları için mücadele eden Sünniler...
Gayri müslimlerin hakları için mücadele eden Müslümanlar...
Kürtlerin hakları için mücadele eden Türkler.
***
Aslında insan hakları, temel hak ve özgürlükler, bir bütündür:
Yukarda saydığım gruplardan herhangi birinin haklarının zedelenmesi, genel olarak demokrasimiz için bir tehdit, bir tehlikedir.
Bu açıdan Mustafa Balbay’ın salıverilmesinin ardından, tutuklu yargılanan Kürt milletvekillerinin tahliye edilmemeleri, ciddi bir hukuk, adalet ve son tahlilde, demokrasi sorunudur!
Resmi twitter adresim @emrkongar

6 Aralık 2013 Cuma

Valiler Kimin Valisidir? - Emre Kongar

Türkiye Cumhuriyeti’ni resmen temsil eden iki makam vardır: Yurtdışında büyükelçiler, yurtiçinde valiler!
***
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Ulan...”, “Yahu...”, “Sen...” biçiminde bir üslup sahibi olduğunu kamuoyuna yansıyan konuşmalarından artık öğrendik...
Üst üste seçim kazandıkça, gücü arttıkça, bu üslubu iyice yerleşti ve sertleşti. Bu kibirli ve buyurgan üslup, sadece belli bir kültürün sonucu değil, aynı zamanda belli bir siyaset ve devlet anlayışının dışavurumu olarak da ortaya çıkıyor galiba!
***
Herhalde Başbakan Erdoğan, seçim kazanmayı devletin mutlak ve değişmez sahipliğini ele geçirmek zannediyor...Bu nedenle de başta bakanları olmak kaydıyla bütün devlet görevlilerinden birinci tekil iyelik zamiri ile “Benim” diye söz ediyorBelki “Benim” zamirine en yakın görev sahibi olanlar bakanlık koltuğunda oturanlar... Her ne kadar Cumhurbaşkanı’nın onayına ve Meclis’in güvenoyuna muhtaç olsalar da, bakanları Başbakan seçtiği için, nezaket kurallarına çok uygun olmasa ve karşısındakilerin gururunu incitici de olsa, onlara “Benim” demesi pek çok kişiyi yadırgatmayabilir.
***
Başbakan’ın “Benim...” zamiriyle başlayan cümlelerindeki en çok rahatsız eden söylemi “Benim valim...” deyişidir.
Çünkü vali atamalarını iktidar da yapıyor olsa, valiler Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ederler... Onlar devletin valileridir!
Hadi diyelim ki “Devlet” kimliği, valileri tepeden bakan soyut bir yere yerleştirir ve asıl görevleri halka hizmettir: O zaman da onlar halkın valileri olur...
Ama herhalde Başbakan Erdoğan’ın “Benim” zamiriyle nitelenebilecek, bir kişiye ait olan görevliler değildir!
***
Başbakan’ın bu söylemi, “Devlet benim!” anlayışının da bir ifadesi galiba...
Başbakan kendisini devlet olarak görüyorsa, devletin valilerine de “Benim” diyordur herhalde!
***
Üzücü olan nokta, bazı valilerin gerçekten Erdoğan’ın bu nitelemesini hak eden tutum ve davranışlar içinde olmasıdır..Türkiye’nin idarecilik tarihi onları hayırla yâd etmeyecektir!

17 Kasım 2013 Pazar

İnönü’ye Saldıranların Unuttuğu - Emre Kongar

Son günlerde İsmet İnönü’ye saldırılar arttı; Atatürk’e saldıramayanlar, hınçlarını İnönü’den alıyor…
Ayrıca bugünkü baskı ortamını Tek Parti Dönemi, özellikle de İnönü dönemi ile karşılaştıranların (ve daha kötü bulanların) sayısı hiç de azımsanmayacak bir düzeye erişti!
Artık AKP’nin otoriter bir rejime doğru gidişini görmezden gelemeyen sözde liberaller ve eski solcular arasında sanki yeni bir moda oldu bu:
AKP’nin otoriterleşmesini eleştirirken, İsmet İnönü üzerinden Atatürk dönemine de vurmak!
***
Oysa gözden kaçırdıkları çok önemli iki nokta var:
Birinci nokta, İnönü döneminin, devrimci bir Tek Parti Düzeni’nin devamı olduğudur…
Tek Parti Dönemi’nde, örneğin valiler CHP’nin parti müfettişleri olarak da görev yapmıştır.
Ama unutmayalım ki, Tek Parti Düzeni, bir din-tarım imparatorluğundan çağdaş bir devlet yaratmak için yapılacak reformları (Atatürk Devrimlerini) gerçekleştirmek için, Kurtuluş Savaşı’nı izleyen zorunlu bir “Kuruluş Dönemi” yönetimidir…
Oysa Türkiye 70 yıla yakın bir süredir demokrasi ile yönetilmeye çalışılmaktadır…
Ara ara askeri darbelerle kesilmiş de olsa, (ki bunların çoğu doğrudan doğruya sağ iktidarlara destek için yapılmıştır) esas olarak sağ partilerin yönetiminde geçen bu demokrasi deneyimini çöpe mi atacağız?
Bugünkü siyasal ortamı İnönü dönemi ile mukayese etmek bile doğrudan doğruya 70 yılı yok saymak, mahkûm etmek değil midir?
***
İkinci olarak, unutulmaması gereken nokta, İsmet İnönü’nün, devraldığı Tek Partili Düzeni, 8 yıl sonra Çok Partili Düzen’e dönüştürmüş olmasıdır:
İsmet İnönü, Tek Partili Düzen’den Çok Partili Düzen’e geçen ve dünyada eşi görülmedik bir biçimde, seçimi kaybettikten sonra, iktidarı muhalefete devrederek Atatürk Devrimlerini taçlandıran bir “Tek Parti Dönemi” lideridir.
Bugün ise, “İleri Demokrasi” adı altında, Çok Partili Düzen’den otoriter ve hatta totaliter bir rejime doğru gidilmektedir.
***
Bu iki noktayı dikkate almadan yapılan çözümlemeler ve karşılaştırmalar sadece İnönü’ye karşı değil, tarihe karşı da haksızlık sayılır…
Ve günümüzdeki “demokrasi” sorununu açıklamakta da yetersiz kalır! 

15-Kasım-2013/Cumhuriyet