2015 yılı yaklaşırken basından aldığımız bilgilerle sadece Fransa’da değil, dünyanın değişik ülkelerindeki Ermeni faaliyetleri, örgütlenmeleri, Batı ülkelerinden gördükleri destek, bu desteğin ışığında Ermenilerin Türkler hakkındaki korkunç ithamları ve bu ithamlarını siyasi harekete dönüştürme yolundaki gayretlerini dikkatle izliyoruz. Bunun yanında Türk Devleti ve Türk toplumunun sesini duyurma imkânı bulamadan hemen hemen her batı ülkesinde ön yargılarla mahkûm edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu noktada okuyucu olarak aklımıza bazı sorular gelmeli.
—Acaba neden Ermeniler bu kadar atak bu davada haklı olabilirler mi? Ancak çok acı çekmiş insanlar bu kadar büyük bir kini 70–80 yıl ötesine taşıyabilirler. Acaba Türk kamuoyunun bilmediği bir şeyler mi var?
—Acaba neden Batılı ülkeler Ermenilere destek veriyorlar da Türk görüşlerine ne basında ne resmi araştırmalarda yer verme gereği duymuyorlar? Ermenilerin sadece Hıristiyan olması ile bu soru cevaplanabilir mi? Yoksa onlar da Ermenilere 1890–1920 yılları arasında bir soykırım uygulandığından emin midirler?
—Ermenilerin iddiaları çok büyük, acaba 1,5–2 milyonluk bir insan kitlesinin bilinçli olarak imha edildiğini iddia ederken bu iddialarını kanıtlayacak çok ciddi belgelere mi sahipler?
—Ermenilerin bu iddiaları neden Osmanlı arşiv, belge, hükümet ve itham edilen kişi ve kurumlarca işgal kuvvetlerinin kontrolü altında bulunduğu (daha doğrusu olayın şahitlerinin hayatta bulunduğu) 30 Ekim 1918 ila 6 Ekim 1923 tarihleri arasındaki 5 yıllık süre içinde ve sonrasında yapılmamış da, 40 yıl sonra ortaya atılmıştır?
—Ermeni Meselesi’ni yaratmış, beslemiş, büyütmüş ve Ermeni olaylarında birinci derecede sorumluluk taşıyan Rusya ve İngiltere neden bu tip iddialara iltifat etmiyor da, ikinci, üçüncü derecede rolü olan ve hatta ABD, Arjantin gibi hiç rolü olmayan ülkelerde bu faaliyetlerin ve verilen desteğin yoğunlaştırılabildiğini görüyoruz? Bunun nedeni nedir?
—Günümüzde, şahsi haksızlığa uğramış bireyler bile Uluslararası İnsan Hakları Mahkemeleri’nde hak ararken, Türk Devleti, Türk halkı neden bu ve benzeri uluslar arası hukuk yolları ile “haksız itham”lara karşı kendilerini savunamıyorlar, acaba gerçekten suçlu oldukları için mi?
—1915 Olayları bir soykırım kabul edilir mi? Türk iddiası “Zorunlu Göç” olayını Osmanlı Devleti’nin yapmaya hakkı var mı? Bir ülkenin kendi vatandaşlarını zor kullanarak bir yerden bir yere göndermesi bir soykırım mıdır? Yoksa bir savunma hakkı mıdır?
—Batılı tarihçiler olaylara ne diyorlar? Bilim adamları olayı nasıl değerlendiriyorlar, Türkleri haklı bulan var mı? Varsa neden siyasileri etkilemek için bir şey yapmıyorlar?
Bu ve benzeri soruları istediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Bizim okuyucudan beklediğimiz, önyargılara iltifat etmeden, akıl ve bilimin gerektirdiği soruları sorarak, bizden cevap beklemeleri ve cevapların da pozitif verilere, yani belgelere dayandırılmasıdır. Bu noktada biz de Ermeni ve diğer uluslar gençlerinin kendi insanlarına, yazarlarına, çizerlerine aynı soruları sormalarını beklemek hakkına sahibiz.
Batı dünyasında Ermeni görüşlerine karşı çıkma büyük yürek ve cesaret ister. Bilgili olmanız, inanmanız yeterli değildir. Ermeni örgütleri ve militanlar sizi kazanmak için her türlü fedakârlığı göze alırlar, eğer bunu başaramazlarsa, sizi baskı ile tehditle ve gerekirse terörle susturmak için faaliyete geçerler (Bu konuda pek çok örnek vardır ve sırası geldikçe bazılarına temas edilecektir.).
Bu isimlerden biri Amerikalı Ortadoğu ve Türk Tarihi uzmanı Profesör Justin Mc Carthy’dir. Türk-Ermeni ilişkileri ve Tehcir olayı ve sonuçları hakkında önemli çalışmalar yapmış ve birbirinden güçlü ve değerli eserler vermiştir. Profesör Mc Carty ile 1998 ve 2000 yıllarında kendisi ile Milliyet Gazetesi muhabirleri arasında ilginç görüşmeler yapılmıştır. Biz bu görüşmeleri ve bundan sonra Prof. Bernard Lewis, Prof. Standford Shaw ve Ezel Kural Shaw gibi Orta Doğu Tarihi konusunda isim yapmış bilim adamlarının görüşlerini sıra ile yazmaya çalışacağız. Bunun yanında bu yazı serisi içinde başka Ortadoğu ve Osmanlı Tarihi uzmanlarının görüşlerini de sunmak istiyoruz.
İnanıyoruz ki; ister Türk ister Ermeni, ister Fransız ve isterse Amerikan genci olun bu bildirileri okuyunca sizin de kendi insanlarınıza bazı soruları sormanız zamanı gelmiş demektir. Önyargılardan dogmalardan sıyrılmak kolay değildir, doğru ama gerçekler “kör inanışlara saplanıp kalmakla” değil, araştırmalarla, incelemelerle, sorular ve cevaplarla bulunabilir.
Dr. M. Galip Baysan
Dr. M. Galip Baysan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dr. M. Galip Baysan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Şubat 2014 Pazartesi
11 Şubat 2014 Salı
Demokrat Partinin Kuruluşunda Mareşal Fevzi Çakmağın Rolü
Bu gün oy kazanmak için demokrat partinin mirasına sahip çıkanlar acaba bu partinin kuruluş safhasında rahmetli Fevzi Paşanın rolünün ne olduğunu biliyorlarmı? Geçmiş bir yazımda çoğunlukçu demokratik düzene geçmek için İsmet paşanın gayretlerini açıklamaya çalışmıştım. Çünkü tek partili cumhuriyetten çok partili demokratik düzene geçiş kolay olmamış ve bu konuda Milli mücadele Liderlerine iktidar ve muhalefetin düzenlenmesinde büyük görevler düşmüştür. Bunun en önemli nedeni, demokrasi tecrübesinin azlığı ve siyasi ahlakın henüz ilkel bir durumda oluşudur.
Adalet Bakanlığı eski Müsteşarı Avukat Kenan Ö. Öner, 14 Şubat 1946’da kurdukları İstanbul İl Örgütünün ilk günlerini şu sözlerle anlatmaktadır.
“Partinin İstanbul teşkilatı, vazifesine başlamış olmakla beraber maddi ve manevi her vasıtadan mahrum, çırılçıplak bir halde idi. Paramız yok, yerimiz yok, bizlerle çalışacak arkadaşlarımız yoktu. Memlekette böyle işler için faydalı arkadaş bulmak da para kadar güçlük ihsas ediyordu.Hiçbirimizin siyasi faaliyetteki yeri olmadığı için kendilerine müracaat edecek tanıdıklarımız da pek az bulunuyor. Onların en namuslu ve en faziletlileri de bizimle beraber çalışmaktan çekiniyorlardı. Tanıdığımız ve inandığımız herkese müracaat ederek hiç olmazsa ilçeler teşkilatını kurabilmek için bize insan tavsiye etmesini rica ediyorduk. Bazıları temennilerimi kabul ederek isim veriyor, bir kısmı buna bile cesaret edemiyordu.”(1)
“Teşkilatımız ilk aylarda, birçok sebeplerle çok yavaş gidiyordu. En esaslı ve en faal yerler için seçtiğimiz insanlar korkuyor, kabul etmiyor, edenlerin bir çoğu da iktidar partisinin, hatta hükümetin baskısı altında çok geçmeden istifa ediyordu.”(2)
DP’nin kuruluş günlerinde Aydın’da hükümet tabipliği yapmakta olan Mükerrem Sarol, Adnan Menderes’le tanışıp, onun isteği ile partiye girdikten sonra, bir gün Aydın Valisi tarafından çağrıldığını ve kendisine şu tavsiyede bulunulduğunu anlatmaktadır.
“Yarından tezi yok hemen parti ile ilişiğini keseceksin. Ben burada vali isem ve Dr. Fazıl Şerafettin (Bürge) CHP müfettişi kaldıkça senin Aydın’dan mebus olman mümkün değildir. Mutlaka Meclis’e girmek istiyorsan bunun yolları vardır. CHP’ye girersin ve muradın derhal yerine getirilir.”(3)
Aynı günlerde Celal Bayar “Milli birliğinin bozulmaması için vatandaşların DP’ye girmemesi” şeklinde Halk partililerin yaptığı kötü propagandalardan şikâyetçi olurken, Adnan Menderes’te İzmir’de idare amirlerinin birer Halk Partili gibi çalışmalarından, uygulanan baskı ve yapılan korkutmalardan yakınıyordu.
Bu kritik dönemde DP’nin yoluna daha güvenle ve daha fazla halk desteği ile devam edebilmesi için güçlü bir “ele ihtiyaç vardı. DP’liler, bu güçlü el” olarak eski ve ünlü bir askeri Mareşal Fevzi Çakmak’ı düşündüler ve onunla temasa geçtiler. Cihat Baban DP’lilerin düşüncelerini şu sözlerle açıklamaktadır:
“1946 Nisan ayı. CHP seçimleri yenilemeye karar vermiş olduğu için, Halk partisi ile Demokrat parti arasında çatışmalar alabildiğinde sertleşmişti. (Terakkiperver ve Serbest Fırkaların başına gelenler) aslında DP muhalefetini yaşatmak isteyenlerin gözünü açmaya yaramıştı. Öyle bir tedbir almak gerekirdi ki, DP ne Terakkiperver, ne de Serbest Fırka’nın akıbetine uğrasın. Bu tedbir, Mareşal Fevzi Çakmak’ı küskünlüğünden istifade ederek muhalefet saflarına çekmek, böylece siyasi hayatta DP’ye oy verecek vatandaşa bir nevi emniyet kalkanı temin etmekti.
DP vatandaşa “CHP iktidarı DP’yi feshedemez, senin Serbest Fırkanın kapatılmasında olduğu gibi belalar gelemez. İşte İstiklal Savaşının üç büyüklerinden bir tanesi, Mareşal Fevzi Çakmak, senin önünde göğsünü sana siper etmiş. Sana zarar verecek, seni fişe geçirecek, fabrikadan attıracak, sana memuriyet vermeyecek olan iktidarın, bütün bu zorbalıkları yapabilmesi için evvela Mareşali tasviye etmesi lazım. Bu ise yürek ister buna kimse teşebbüs edemez” demeliydi.”(4)
Tasvir gazetesi Başyazarı C. Baban’ın DP adına teşebbüsleri başlangıçta olumsuz cavap alır. Mareşal kendisine “Hiçbir şey istemiyorum, bana Saraçoğlu geldi, Milletvekilliği ve arkasından da Meclis başkanlığı teklif etti, reddettim. Askerlikte ihtiyarlayan, işe yaramayan adamın, politikada hizmeti olur mu?” cevabını verir. Bunun üzerine Baban Mareşal’e Napolyon’un bir sözünü hatırlatır:
Adalet Bakanlığı eski Müsteşarı Avukat Kenan Ö. Öner, 14 Şubat 1946’da kurdukları İstanbul İl Örgütünün ilk günlerini şu sözlerle anlatmaktadır.
“Partinin İstanbul teşkilatı, vazifesine başlamış olmakla beraber maddi ve manevi her vasıtadan mahrum, çırılçıplak bir halde idi. Paramız yok, yerimiz yok, bizlerle çalışacak arkadaşlarımız yoktu. Memlekette böyle işler için faydalı arkadaş bulmak da para kadar güçlük ihsas ediyordu.Hiçbirimizin siyasi faaliyetteki yeri olmadığı için kendilerine müracaat edecek tanıdıklarımız da pek az bulunuyor. Onların en namuslu ve en faziletlileri de bizimle beraber çalışmaktan çekiniyorlardı. Tanıdığımız ve inandığımız herkese müracaat ederek hiç olmazsa ilçeler teşkilatını kurabilmek için bize insan tavsiye etmesini rica ediyorduk. Bazıları temennilerimi kabul ederek isim veriyor, bir kısmı buna bile cesaret edemiyordu.”(1)
“Teşkilatımız ilk aylarda, birçok sebeplerle çok yavaş gidiyordu. En esaslı ve en faal yerler için seçtiğimiz insanlar korkuyor, kabul etmiyor, edenlerin bir çoğu da iktidar partisinin, hatta hükümetin baskısı altında çok geçmeden istifa ediyordu.”(2)
DP’nin kuruluş günlerinde Aydın’da hükümet tabipliği yapmakta olan Mükerrem Sarol, Adnan Menderes’le tanışıp, onun isteği ile partiye girdikten sonra, bir gün Aydın Valisi tarafından çağrıldığını ve kendisine şu tavsiyede bulunulduğunu anlatmaktadır.
“Yarından tezi yok hemen parti ile ilişiğini keseceksin. Ben burada vali isem ve Dr. Fazıl Şerafettin (Bürge) CHP müfettişi kaldıkça senin Aydın’dan mebus olman mümkün değildir. Mutlaka Meclis’e girmek istiyorsan bunun yolları vardır. CHP’ye girersin ve muradın derhal yerine getirilir.”(3)
Aynı günlerde Celal Bayar “Milli birliğinin bozulmaması için vatandaşların DP’ye girmemesi” şeklinde Halk partililerin yaptığı kötü propagandalardan şikâyetçi olurken, Adnan Menderes’te İzmir’de idare amirlerinin birer Halk Partili gibi çalışmalarından, uygulanan baskı ve yapılan korkutmalardan yakınıyordu.
Bu kritik dönemde DP’nin yoluna daha güvenle ve daha fazla halk desteği ile devam edebilmesi için güçlü bir “ele ihtiyaç vardı. DP’liler, bu güçlü el” olarak eski ve ünlü bir askeri Mareşal Fevzi Çakmak’ı düşündüler ve onunla temasa geçtiler. Cihat Baban DP’lilerin düşüncelerini şu sözlerle açıklamaktadır:
“1946 Nisan ayı. CHP seçimleri yenilemeye karar vermiş olduğu için, Halk partisi ile Demokrat parti arasında çatışmalar alabildiğinde sertleşmişti. (Terakkiperver ve Serbest Fırkaların başına gelenler) aslında DP muhalefetini yaşatmak isteyenlerin gözünü açmaya yaramıştı. Öyle bir tedbir almak gerekirdi ki, DP ne Terakkiperver, ne de Serbest Fırka’nın akıbetine uğrasın. Bu tedbir, Mareşal Fevzi Çakmak’ı küskünlüğünden istifade ederek muhalefet saflarına çekmek, böylece siyasi hayatta DP’ye oy verecek vatandaşa bir nevi emniyet kalkanı temin etmekti.
DP vatandaşa “CHP iktidarı DP’yi feshedemez, senin Serbest Fırkanın kapatılmasında olduğu gibi belalar gelemez. İşte İstiklal Savaşının üç büyüklerinden bir tanesi, Mareşal Fevzi Çakmak, senin önünde göğsünü sana siper etmiş. Sana zarar verecek, seni fişe geçirecek, fabrikadan attıracak, sana memuriyet vermeyecek olan iktidarın, bütün bu zorbalıkları yapabilmesi için evvela Mareşali tasviye etmesi lazım. Bu ise yürek ister buna kimse teşebbüs edemez” demeliydi.”(4)
Tasvir gazetesi Başyazarı C. Baban’ın DP adına teşebbüsleri başlangıçta olumsuz cavap alır. Mareşal kendisine “Hiçbir şey istemiyorum, bana Saraçoğlu geldi, Milletvekilliği ve arkasından da Meclis başkanlığı teklif etti, reddettim. Askerlikte ihtiyarlayan, işe yaramayan adamın, politikada hizmeti olur mu?” cevabını verir. Bunun üzerine Baban Mareşal’e Napolyon’un bir sözünü hatırlatır:
“General 60 yaşını buldu mu, onu askerin başından çekmeli, şerefli, fakat rahat bir milli göreve nakletmeli.”(5)
Daha sonra DP’nin teşebbüsleri devam eder ve Baban ikinci defa Mareşal’i ziyaret ettiğinde görüşmeler şu şekilde gelişir:
“Söz sözü açtı, Bayar’ın teklifi bahis konusu olunca:
- Ben bir partinin adamı olamam, dedi. Bayar’a da bunu söyledim. Bu sebepten dolayı da teklifini maalesef reddettim.
- Paşa, dedim, bir partinin adamı olamazsınız! Doğrudur. Fakat millet isterse, milletin karşısına çıkar, hayır hayır, ben senin arzuna, isteğine, bana gösterdiğin teveccühe rağmen, vazife yapmayacağım der misiniz?
Meydan savaşlarının ünlü kahramanı büyük askerin bir tereddüt geçirdiğini hissetmemek mümkün olmadı. “Millet ister mi? Milletim istiyorsa vazifeden elbet kaçmam ama, millet nasıl ister?”
Unutuldu, kenara atıldı zannedilen, üniformasından ayrı kalmakla hayattan uzaklaşmayı aynı şey zanneden adam “Millet isterse” sözünde kendisini büyüleyici bir sihir buldu. O zaman kendisine, İstanbul halkının onu bağımsız milletvekili yapmak üzere binlerce imza topladığını söyledim.
- Bana izin verirseniz, öğleden sonra tekrar geleyim, size İstanbul’da toplanan imzalar hakkında bilgi vereyim, kararınızı o zaman lütfedersiniz dedim.
Düşündü, yumuşamıştı, ordunun etrafına gölge saçan tarihi çınar, birden, baobap ağacı gibi büyümüştü, konuşurken sanki ağacın yaprakları hışırdıyordu. Sesindeki içtenliği, eski bir askerin kesin tutumuyla zedelemeden,
- Milletim isterse bir, bağımsız olmak şartıyla iki… Bu iki şartla milletvekili olmayı kabul ederim.
Bir kördüğüm çözülmüş, Demokrat Parti’nin kaderi, birden bire değişmişti.
Mareşal’in evinden ayrıldıktan sonra büyük bir hızla Sümer sokağa gittim. Bayar beni merakla hatta sabırsızlıkla bekliyordu. Odaya girer girmez:
- Oldu efendim, dedim. Mareşal adaylığını koymaya razı oldu.
Ve anlatmaya başladım. Milletin isteğiyle ve bağımsız olarak adaylığını koyacaktı.
Bayar’ın gözlerinin derinliğinde birdenbire memnuniyet kıvılcımları çaktı, yüzü sevinçten kızardı, boynuma sarıldı, beni öperken ısrarla “büyük hizmet ettin! Büyük hizmet ettin! Çok teşekkür ederim” dedi.”(6)
Mareşal’in iktidarın bütün tekliflerini(7) reddederek bağımsız da olsa muhalefet saflarında yer alması DP’nin talihini değiştiren bir olay olmuş ve partinin teşkilatlanması ve partiye katılmalar süratlenmiştir. Öyle ki 21 Temmuz 1946 günü yapılan seçimlerde DP, 49 ilde seçime katılmış ve bu illerde 273 aday gösterilmiştir. (8)
22 Temmuz 1946 seçimlerinden sonra Demokrat Pari Cumhurbaşkanı seçimi geldiği zaman İnönü’nün karşısına Mareşal’i aday olarak çıkarmış ve bağımsız Mareşal, 60 kadar oy almıştı.(9)
DİPNOTLAR:
(1) Kenan Öner, Siyasi Hatıralarım ve Bizde Demokrasi, s.18-19 (Osmanbey Matbaası, İstanbul-1948)
(2) Aynı eser, s.36
(3) Mükerrem Sarol, Bilinmeyen Menderes, s.35-36 (Kervan Yayınları, İstanbul-1983)
(4) C. Baban, Politika Galerisi, s.95-96
(5) Aynı eser, s.97
(6) C. Baban, a.g.e., s.98-101
(7) Kemal Karpat, Turkey’s Politics, s.160 (The Transition to a Multi-Party System, Princeten, New Jersey-1959)
(8) Aynı eser, s.163
(9) C. Baban, a.g.e., s.102
5 Şubat 2014 Çarşamba
Artık Askerleri Rahat Bırakın - Galip Baysan
Askerden her 10 yılda bir darbe şikâyetiyle mevcut siyasi kadrolar üzerinde askeri vesayet olduğunu iddia ederek şikâyetçi olan aydınlarımız, radikal dinci kesimin yönetim beceriksizliğinden bunalınca 150 yıldır yapıldığı gibi gözünü yeniden askere çevirmeğe başlamıştır. Aydınların böylece askere ümitle ve daha sıcak bakması özellikle genç subayları etkilemektedir. Türkiye’de Demokrasinin Kuruluşunda Ordunun Rolü konulu doktora tez çalışmalarım sırasında, Demokrasi ile ilgili gelişmeleri incelerken askerlerin sivillere ve sivillerin askerlere bakış açısını da net bir şekilde görme imkânı bulmuştum.
Her şeyden önce kabul etmek gerekir ki demokratikleşme dâhil ülkemizde çağdaş dünyaya uyma konusundaki bütün çabalarında temelinde din adamları yoktur. Bu gün özlemle yâd edilen Osmanlı Uleması tam bir softa yuvasıdır. Daima yeniliklere karşı ve daima mevcut statükonun korunmasından yana, her türlü yeniliğe düşman ve olabildikleri ölçüde muhafazakârdırlar. Ülkeyi ileri götürmesi ve tıpkı diğer Avrupa ülkeleri gibi çağdaş uygulamaları getirmesi gereken ulema sınıfının bu aymaz hali, yaşadıkları dönem içinde en iyi eğitimi alarak yetişen askerleri rahatsız etmeye başladıkça sosyal ve kültürel konularda ilgi sahalarının dışında olması gereken pek çok konuya el atmağa başlamışlardır.
Mesela ilk sanatsal ve kültürel faaliyetlerin büyük bir bölümü ülkemizde askerler veya onların çocuklarıyla başlatılmıştır. Radikal dinci kesimin askere olan düşmanlığın temelinde darbelerden ziyade askerin her konudaki modernleşme arzusu yatar. Son 200 yıllık tarihimizi incelerseniz çok enteresan bir tabloyla karşılaşırsınız. Türkiye’de demokrasi, siyasi yaşam ve özgürlükler konusunda bütün dünyanın aksine yenilik yapmak isteyen askerler, karşı çıkanlarsa hep siviller olmuştur. Bunun kanaatimizce en önemli nedeni Osmanlı toplumunda en zengin asiller ve daha sonra burjuva sınıflarının mevcut olmamasıdır. Bu sınıfların Türkiye’deki görevini askerler üstlenmiştir.
Siviller büyük çoğunlukla tek adama biat peşinde koşarken askerler önce Meşrutiyet için, sonra da günümüze benzer şekilde kelle koltukta Cumhuriyet peşinde koşmuşlardır. Buna karşılık uluslarının menfaati için hayal ettikleri düzeni gerçekleştirmiş olmanın verdiği zevk ve gururdan başka hemen hemen hiçbir kazançları olmamıştır. Çünkü uluslarının yüksek menfaati için peşinde koştukları ideali gerçeklendirdikten sonra biraz iltifat görür ve ruhen okşanırlarsa da hemen siviller tarafından tasfiye edilmek istenir ve tasfiye edilirler.
Bu konuda en canlı örnek 1900’lerin başındaki İttihat ve Terakki lideri subayların durumudur. Yabancı dili iyi olan Enver Bey Berline, Ali Fuat Bey yanılmıyorsam Viyanaya, Fethi Bey de Parise ateşe olarak gönderildiler diğerlerinin de siyasetin dışına itilmesi için büyük çaba harcandı. Bizim dönemimizde mesela 1960 yılında askerler biraz alkış biraz nasihat alırken topluma örnek olması için tasarruf amacıyla ilk darbe Orduya vuruldu ve yüzlerce subay, Astsubay Ordudan atıldı. 1980 den sonra da tarafsız olmak isteyen komutanlar sağ ve sol kesimlere eşit davranmak isterken herkesin Orduya düşman kesildiğini gördük.
Aradan 10 sene bile geçmeden Türk aydınlarında bir asker düşmanlığı başladı. 1924 Ulusal Devlet yapısına uygun olarak hazırlanan 1982 Anayasası halk tarafından %90’ların üzerinde kabul edilmesine rağmen ağır tenkitlere, hakaretlere uğradı. Naçiz kanaatimize göre İrtica tehdidi karşısında askeri duraksatan en büyük engel ne tarikatlar, ne de onların uzantısı radikal dinci yöneticilerdir. Askerin karşısındaki en büyük engel çağdaş batılı usullere göre yetişmiş Türk aydınlarıdır. Osmanlıda mevcut olmayan “Çağdaş Aydınlar Sınıfını” yaratmak için 200 yıl uğraş veren askerler, oluşması için büyük emek verdikleri bu sınıfın dışlamasına maruz kalmışlardır. Daha açık konuşmak gerekirse bütün iç ve dış tehditlere karşı tavır koymaktan hiç çekinmeyen askerler; PKK, radikal dinciler gibi iç tehditlerle mücadele ederken bu iki grubun yanında eğitimli Laik ve Liberal kesimin hoşlanmayacağı inancıyla, tezgâhlandığı izlenimi veren bir iç savaşa sebebiyet vermemek için müdahaleden kaçınmışlardır.
Esasen 200 yıldır dâhil olmaya çalıştığı Avrupa Birliğine girmek için adaylığının ilanı ile birlikte asker; aksak da olsa mevcut siyasi rejime müdahale etmeyi utanç verici bir olay olarak görmüş ve artık siyasi gelişmelerin sivil demokratik kurumlarca şekillendirilmesine rıza göstermiştir. Ancak Radikal Sağ kesimin dini siyasetin her alanında kullanması ile büyük oy kazanabileceği, yargı, idare ve maliyeyi kullanarak başta Ordu olmak üzere ülkenin bütün kurumlarını ele geçirip imam hatip ve İlahiyat mezunlarıyla örgütsel ve kentsel kadrolaşmaya gideceğini kimse tahmin edememiştir.
Askeri ve çağdaş aydınları tutuklu yargılayarak verilen cezalar tamamen siyasidir, 5-6 sene önce yazdığımız bir yazıda bu davaları “Türkish Engizisyonu” olarak adlandırmıştık, sonuçların ne olacağını o zaman açıkça söylemiştik. Engizisyonun kendi polisi, savcısı, hâkimi, hapishanesi vardı. Türk Engizisyonu da aynı yolu izlemiştir. İslam Tarihinde Engizisyon diye bir olay yoktur. Ne yazık ki 2000’li yıllarda Türk siyasileri İslam Dünyasına bu ayıbı yaşatmışlardır.
Şimdi bu başlığa neden gerek duyduğumuza gelelim: Birkaç gün önce çok sevdiğimiz ve yazılarında çok yararlandığımız bir kardeşimiz şöyle yazıyordu:
BU KIŞ İHTİLÂL OLACAK!
Artık her aydın insan Ordunun darbeler dönemini kapadığı bilinci ile demokratik yollardan hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli mücadeleyi yapma arzusunda olmalı, siyasi mücadeleye katılma ve öncelikle seçmenleri ikna ederek sistemi değiştirmeye çalışmalıdır. Yönetenlerin yaptığı yanlışlıklar ancak bu şekilde düzeltilirse ideal demokrasiye ulaşabiliriz. İdeal bir demokraside askeri ve sivil her türlü müdahaleye yer yoktur. Kendi iktidar heveslerini gerçekleştirmek için yeniçerileri kullanan mollalar kokan davranışlar genç ve heyecanlı subay ve astsubaylara tabiatıyla ailelerine büyük zarar verir. Artık çağdaş, yurtsever ve eğitimli aydınlarımız kendi özgürlüklerine, geleceklerine Ordunun yardımı olmadan demokratik yoldan sahip çıkmalıdırlar.
Dr. M. Galip Baysan
Her şeyden önce kabul etmek gerekir ki demokratikleşme dâhil ülkemizde çağdaş dünyaya uyma konusundaki bütün çabalarında temelinde din adamları yoktur. Bu gün özlemle yâd edilen Osmanlı Uleması tam bir softa yuvasıdır. Daima yeniliklere karşı ve daima mevcut statükonun korunmasından yana, her türlü yeniliğe düşman ve olabildikleri ölçüde muhafazakârdırlar. Ülkeyi ileri götürmesi ve tıpkı diğer Avrupa ülkeleri gibi çağdaş uygulamaları getirmesi gereken ulema sınıfının bu aymaz hali, yaşadıkları dönem içinde en iyi eğitimi alarak yetişen askerleri rahatsız etmeye başladıkça sosyal ve kültürel konularda ilgi sahalarının dışında olması gereken pek çok konuya el atmağa başlamışlardır.
Mesela ilk sanatsal ve kültürel faaliyetlerin büyük bir bölümü ülkemizde askerler veya onların çocuklarıyla başlatılmıştır. Radikal dinci kesimin askere olan düşmanlığın temelinde darbelerden ziyade askerin her konudaki modernleşme arzusu yatar. Son 200 yıllık tarihimizi incelerseniz çok enteresan bir tabloyla karşılaşırsınız. Türkiye’de demokrasi, siyasi yaşam ve özgürlükler konusunda bütün dünyanın aksine yenilik yapmak isteyen askerler, karşı çıkanlarsa hep siviller olmuştur. Bunun kanaatimizce en önemli nedeni Osmanlı toplumunda en zengin asiller ve daha sonra burjuva sınıflarının mevcut olmamasıdır. Bu sınıfların Türkiye’deki görevini askerler üstlenmiştir.
Siviller büyük çoğunlukla tek adama biat peşinde koşarken askerler önce Meşrutiyet için, sonra da günümüze benzer şekilde kelle koltukta Cumhuriyet peşinde koşmuşlardır. Buna karşılık uluslarının menfaati için hayal ettikleri düzeni gerçekleştirmiş olmanın verdiği zevk ve gururdan başka hemen hemen hiçbir kazançları olmamıştır. Çünkü uluslarının yüksek menfaati için peşinde koştukları ideali gerçeklendirdikten sonra biraz iltifat görür ve ruhen okşanırlarsa da hemen siviller tarafından tasfiye edilmek istenir ve tasfiye edilirler.
Bu konuda en canlı örnek 1900’lerin başındaki İttihat ve Terakki lideri subayların durumudur. Yabancı dili iyi olan Enver Bey Berline, Ali Fuat Bey yanılmıyorsam Viyanaya, Fethi Bey de Parise ateşe olarak gönderildiler diğerlerinin de siyasetin dışına itilmesi için büyük çaba harcandı. Bizim dönemimizde mesela 1960 yılında askerler biraz alkış biraz nasihat alırken topluma örnek olması için tasarruf amacıyla ilk darbe Orduya vuruldu ve yüzlerce subay, Astsubay Ordudan atıldı. 1980 den sonra da tarafsız olmak isteyen komutanlar sağ ve sol kesimlere eşit davranmak isterken herkesin Orduya düşman kesildiğini gördük.
Aradan 10 sene bile geçmeden Türk aydınlarında bir asker düşmanlığı başladı. 1924 Ulusal Devlet yapısına uygun olarak hazırlanan 1982 Anayasası halk tarafından %90’ların üzerinde kabul edilmesine rağmen ağır tenkitlere, hakaretlere uğradı. Naçiz kanaatimize göre İrtica tehdidi karşısında askeri duraksatan en büyük engel ne tarikatlar, ne de onların uzantısı radikal dinci yöneticilerdir. Askerin karşısındaki en büyük engel çağdaş batılı usullere göre yetişmiş Türk aydınlarıdır. Osmanlıda mevcut olmayan “Çağdaş Aydınlar Sınıfını” yaratmak için 200 yıl uğraş veren askerler, oluşması için büyük emek verdikleri bu sınıfın dışlamasına maruz kalmışlardır. Daha açık konuşmak gerekirse bütün iç ve dış tehditlere karşı tavır koymaktan hiç çekinmeyen askerler; PKK, radikal dinciler gibi iç tehditlerle mücadele ederken bu iki grubun yanında eğitimli Laik ve Liberal kesimin hoşlanmayacağı inancıyla, tezgâhlandığı izlenimi veren bir iç savaşa sebebiyet vermemek için müdahaleden kaçınmışlardır.
Esasen 200 yıldır dâhil olmaya çalıştığı Avrupa Birliğine girmek için adaylığının ilanı ile birlikte asker; aksak da olsa mevcut siyasi rejime müdahale etmeyi utanç verici bir olay olarak görmüş ve artık siyasi gelişmelerin sivil demokratik kurumlarca şekillendirilmesine rıza göstermiştir. Ancak Radikal Sağ kesimin dini siyasetin her alanında kullanması ile büyük oy kazanabileceği, yargı, idare ve maliyeyi kullanarak başta Ordu olmak üzere ülkenin bütün kurumlarını ele geçirip imam hatip ve İlahiyat mezunlarıyla örgütsel ve kentsel kadrolaşmaya gideceğini kimse tahmin edememiştir.
Askeri ve çağdaş aydınları tutuklu yargılayarak verilen cezalar tamamen siyasidir, 5-6 sene önce yazdığımız bir yazıda bu davaları “Türkish Engizisyonu” olarak adlandırmıştık, sonuçların ne olacağını o zaman açıkça söylemiştik. Engizisyonun kendi polisi, savcısı, hâkimi, hapishanesi vardı. Türk Engizisyonu da aynı yolu izlemiştir. İslam Tarihinde Engizisyon diye bir olay yoktur. Ne yazık ki 2000’li yıllarda Türk siyasileri İslam Dünyasına bu ayıbı yaşatmışlardır.
Şimdi bu başlığa neden gerek duyduğumuza gelelim: Birkaç gün önce çok sevdiğimiz ve yazılarında çok yararlandığımız bir kardeşimiz şöyle yazıyordu:
BU KIŞ İHTİLÂL OLACAK!
Artık her aydın insan Ordunun darbeler dönemini kapadığı bilinci ile demokratik yollardan hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli mücadeleyi yapma arzusunda olmalı, siyasi mücadeleye katılma ve öncelikle seçmenleri ikna ederek sistemi değiştirmeye çalışmalıdır. Yönetenlerin yaptığı yanlışlıklar ancak bu şekilde düzeltilirse ideal demokrasiye ulaşabiliriz. İdeal bir demokraside askeri ve sivil her türlü müdahaleye yer yoktur. Kendi iktidar heveslerini gerçekleştirmek için yeniçerileri kullanan mollalar kokan davranışlar genç ve heyecanlı subay ve astsubaylara tabiatıyla ailelerine büyük zarar verir. Artık çağdaş, yurtsever ve eğitimli aydınlarımız kendi özgürlüklerine, geleceklerine Ordunun yardımı olmadan demokratik yoldan sahip çıkmalıdırlar.
Dr. M. Galip Baysan
30 Ocak 2014 Perşembe
Topal Osman ve Ali Şükrü Bey Olayı - Galip Baysan
Bu gün yine tarihimizin kıyısında, köşesinde kalmış bir konuyu ele alıyoruz. Mustafa Kemal’in Milli Mücadelenin o kritik dönemlerde Meclis üyelerine verdiği değerin en belirgin örneklerinden biri Ali Şükrü ve Topal Osman olayıdır. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey Muhalif grubun sözcü silahşorlarından biriydi ve fikirlerini sert tartışmalar yaparak savunması ile ün kazanmıştı.(1) Recep (Peker) Bey’e göre “çok temiz, mert ve vatanperver bir arkadaştır. Yalnız sinirlidir, coştu mu kabına sığmaz. Onun bu halini Gazi Paşa da beğenmektedir ve ondan “Herkes Şükrü bey gibi düşüncelerini, fikirlerini böyle pervasızca söylese, kimseden şüphe edilemezdi” şeklinde bahsettiğini kendisi duymuştur.”(2)
Giresun'da 1883'te doğan Osman Ağa, 1912'de katıldığı Balkan Savaşı'nda bacağından yaralanarak "Topal" lakabını aldı. 1915'te Ruslarla savaştı. 1918'de Giresun Belediye Başkanı olan Osman Ağa, 29 Mayıs 1919'da Havza'da Atatürk ile buluştu.1921'de Giresun Gönüllü Alayı'nı kurarak, Koçgiri İsyanı, Zara, Niksar, Kavak ve Merzifon yöresinde isyanları bastırdı.1921–1923 yılları arasında Atatürk'ün Muhafız Alayı Komutanı oldu.
Topal Osman Ağa Milli Mücadelenin en renkli ve yiğit mücadele adamlarından biriydi. Sakarya’da savaşmış, Milli Alay Kumandanı unvanını almış, Mustafa Kemal Paşa’nın koruyucu müfrezesinin başı olmuştur. Çeteler döneminin son halkası gibidir. Kılıç Ali Bey, Çerkez Ethem’in en güçlü olduğu dönemde Topal Osman’la ilgili bir anısını şu sözlerle anlatmaktadır:
“Ethem hastalık bahanesiyle bizimle beraber Eskişehir’e gitmek istemedi. Hacı Şükrü bey’le birlikte Ethem’in Taşhan’da ikamet ettiği odasına gittik. Kendisini ikna ederek yataktan kaldırdık, trene getirdik, hareket ettik. Trende Mustafa Kemal’in müfrezelerinden birinin (Giresun Müfrezesi) kumandanı Topal Osman da vardı. Rahmetli, Mustafa Kemal’e o kadar bağlı idi ki, Ethem’in şımarıklıkları karşısında her an bir hadise çıkarmak istiyordu. Yolda giderken trende Ethem’in hareket anındaki münasebetsizliği mevzu bahis olunca bunu Mustafa Kemal’e karşı bir hürmetsizlik, bir isyan sayarak beni ve Recep Zühtü’yü bir tarafa çekerek:
- Ben bu Ethem’i muvafakat ederseniz bu gece yok edeceğim! Demişti.”(3)
İşte Milli Mücadele döneminin bu iki güçlü ismi; 27 Mart 1923 günü karşı karşıya gelmişlerdi. Olayın nedenleri arasında parti içi muhalefetin o günlerde çok sert bir tutum izlemesi, iktidar diyeceğimiz Müdafaai Hukuk Grubunun’da bu güçlü muhalefetin sesini kısmak arzusu duymasıdır. Herşey, Lozan görüşmelerinin 4 Şubat’ta kesilmesi ve barış heyetinin dönüşünden sonra 21 Şubat’ta Mecliste açılan görüşmelerde başlamıştı.
“Gazi Paşa, bu müzakerelere iştirak etmek üzere Meclise geldikleri gün, küçük riyaset odasında, aralarında çoğu muhaliflerden bazı zevatla birlikte oturuyordu. Müzakere çıngırağı çalmaya başladığı zaman Gazi hazır bulunanlara;
- Haydi iş başına, diyerek ayağa kalktı. Yürümeye başladı. Odanın kapısından çıkarken, bir zat, Mustafa Kemal paşa’nın ellerini ellerinin içine alarak:
- Paşam, sen bizim herşeyimizsin! Sen bu işe müdahale etme. İsmet Paşa ile Meclisi başbaşa bırak diye rica etti.
- Bırakmam
Dedi. Odadan çıktı, içtima salonuna girdi ve yeri gelince duruma müdahale etti.”(4)
İsmet Paşa’nın çeşitli beyanlarına, Gazi’nin ve hükümetin yorulmadan yaptıkları açıklamalara, desteklemelere rağmen, ikinci grup müsamahasızdı. Tartışmalar gittikçe sertleşiyordu. 5 Mart 1923 günü (eski bir deniz subayı) Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey: “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zafer, Lozan’da heba edilmiştir. Bu murahhas heyetinin, sulh meseleleri üzerinde sözleri olamaz efendiler. Artık bunların vazifeleri bitmiştir” diye haykırınca, diğer sözcülerin de katkısı ile Meclisteki hava elektriklendi. İşte bu hava içinde Gazi söz istedi. Kürsüye çıktı. Bütün sorulara kendisi cevap vermeye başladı. Kürsüden inmiyor ve bütün yıldırımları kendi üzerine çekiyordu. İşte bu atmosfer içinde, Şükrü Bey’in sesi gittikçe yükseliyor:
- Ben de söyleyeceğim, ben de söz isterim” siye bağırıyordu. Fakat Gazi de çok hiddetliydi. Bir taraftan Şükrü Bey’e;
- Bir haftadır söylüyorsunuz, artık memlekete zarar veriyorsunuz diye bağırırken diğer taraftan ellerini cebine sokarak birden sert, şiddetli adımlarla Ali Şükrü Bey’in üzerine yürüdü.(5)
- Birinci Büyük Millet Meclisi salonunda oturulacak siyah boyalı sıraların bir kısmı orta yerde başkanlık kürsüsüne karşı konulmuştu. Diğer sıralar ise bunların sağ ve sol tarafına karşı karşıya yerleştirilmişti. Sağdakilere hükümeti destekleyen, soldakilere de muhalif sayılan milletvekilleri otururlardı. Orta sıraları da tarafsız, yaşlı mebuslar işgal ediyordu. Öyle vakalar olurdu ki, sağ ve sol taraftakiler ayaklanıp birbirlerine karşı geldikleri vakit ortadaki mebuslar araya girer, hadiselerin önüne hemen geçerlerdi.(6) Bu defa ayırma olmayınca birinci ve ikinci grup milletvekilleri Meclisin ortasında dövüş için karşı karşıya geldiler. Başkanlık kürsüsünde Ali Fuat Paşa vardı, oturum gizli olduğu için Meclis emniyet kuvvetlerini de çağıramazdı. Tartışmaların kontrol dışına taştığını anladığı anda elindeki çanı birden iki tarafın arasına fırlattı. Ortalarına düşen bu çan sesinin yarattığı şaşkınlık tarafları durdurunca başkan tartışmalara ara verdi ve muhtemel tatsız olaylar böylece önlenmiş oldu.(7)
Ancak Ali Şükrü Bey’in 27 Mart akşamından beri kayıp olduğu 30 Mart günü Meclis kürsüsünden Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey tarafından ilan edilince, Meclis yeniden elektrikli bir hava içine girdi. Hükümetin sıkı takibi sonucu Ali Şükrü Bey’in Topal Osman Ağa’nın adamları tarafından öldürüldüğü anlaşılınca, Mustafa Kemal Paşa yasalara karşı çıkan bu kahraman çetenin yok edilmesini önleyemedi. Topal Osman, yaralı olarak ele geçtiyse de fazla yaşamadı. Mebuslar Topal Osman’ın cesedinin Meclis önünde asılarak teşhir edilmesi önerisini kabul edince de Topal Osman’ın (başı kesilmiş) cesedi), Meclis önünde kurulan bir sehpada sallandırıldı.(8)
Bu Meclis’in artık kendini yenileme zamanının geldiği anlaşılmıştı. 1 Nisan 1923’de Birinci Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar verdi, 15 Nisan’a kadar çalıştıktan sonra dağıldı.
Burada, yine bir hususun üzerinden biraz durmak istiyoruz. O da Mustafa Kemal ve Demokrasi arasındaki ilişkidir. 1920’den sonra Türkiye’de her yeniliğin mimarı olan bu General ; Halk arasında elde ettiği büyük prestijden destek alan ve her şeyi emirle (ve de kolaylıkla) yaptırmış, bunun için normal dışı yasalar, mahkemeler kurmuş bir aksiyon adamı, lider görünümü vermiş olabilir. Böyle düşünmek normaldir. Ancak gerçek böyle değildir. Bunun en güzel delili de yukarıdaki satırlarda belirttiğimiz güçlü muhalefetin mevcudiyeti, sesini, soluğunu istediği yükseklikte duyurabilmesidir. Unutmamak gerekir ki, iktidar her yönetimde fakat güçlü bir muhalefet sadece Demokratik bir düzende yaşayabilir.(9)
DİPNOTLAR:
(1) K. Özalp, Atatürk’ten Anılar, s.24
(2) Feridun Kandemir, Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler, s.6 (İstanbul-1955)
(3) Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, s.47-48
(4) Aynı eser, s.94
(5) Tek Adam-3, s.78, 79
(6)Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, s.69-70
(7) Bknz. Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralarım, s.260-290
(8) Kandemir, Siyasi Cinayetler, s.8-57; Kemal Zeki Genç, Osman Devletini Kuran Meclis, s.54, 55 (Hürriyet Yayınları, İstanbul-1981), Topal Osman için bknz. A.E. Yalman, Turkey in My Tıme, s.118-119
(9) Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, s.90
26 Ocak 2014 Pazar
Askeri okullar ve bölgeler irticanın hedefinde - Galip Baysan
1960’lardan sonra İstanbul, Ankara, 1970’lerden sonra da başta İzmir olmak üzere büyük şehirler öyle süratli büyüdüler ki, o zamana kadar şehrin oldukça dışında olan askeri okullar ve eğitim kurumları adeta şehirlerin merkezinde kaldı. Askerler ellerindeki sınırlı imkânları hiç zayi etmeden kullanmadaki başarıları nedeniyle okul, kışla ve garnizonlarını temiz ve bakımlı tutmaya mecbur gibidirler. Bu nedenle ziyaret ettiğiniz bir askeri kurum daima bol miktarda ağaçlandırılmış, çiçeklendirilmiş ve temiz tutulmuş bir görüntü verirler. Özetle belirtmek gerekirse büyük şehirlerde rantiyerlerin amansız saldırılarından kendini kurtarmış yeşil sahalar genellikle askeri bölgelerdir.
Bu bölgelere gözü takılan insanlar iki zıt düşüncenin etkisinde kalırlar. Gençlere fısıldanan en önemli görüş: “ Bu şehirdeki en güzel yerleri ne hikmetse hep askerler kapmışlar. Bu büyük bir haksızlık.” Evveliyatı bilen yaşlılarsa “Askeri bölgelerde olmasa yeşile hasret kalacağız. Onlardan Allah razı olsun” derler.
Günümüz yöneticilerinin katı ve fanatik düşüncelerini anlamak mümkün değil. Her sahaya el atan, ellerine emanet edilen her değeri “babalar gibi satarım” diye gururlanan yöneticiler şimdi gözlerini Askeri Bölgelere çevirmişler, yandaşlarının ağızlarının suyunu akıtırcasına büyük bir çaba içine girmiş görünüyorlar. İddialar inşallah doğru değildir ama eğer doğruysa insan kocaman bir Yuuh! Çekmekten kendini alamıyor. Ayrıca bir konu net bir şekilde açığa çıkıyor. Türk Ordusu düşmanlığını tarikatlara veya Fettullah Gülenin adamlarına yüklemek geçerli değildir. Asker düşmanlığı; Derviş Mehmetlerin, Derviş Vahdetilerin, Anzavurların torunlarının genlerine işlemiş gibidir.
İktidar 11 yıl gibi çok uzun bir süre halkın iltifatına mazhar olmuş ve mecliste elde ettiği çoğunluğa dayanarak her şeyi yapabileceği inancıyla hareket etmektedir. Galiba parti içinde bir komite Ordu düşmanlığı için görevlendirilmiş gibidir. Bu insanların bütün görevi tıpkı işgal güçleri gibi, hatta onlardan da beter bir şekilde Orduya nasıl kazık atarız arayışı içinde gibidirler. AKP’nin geçen 11 yıllık iktidarları süresince Türk Ordusu lehinde bir tek harekette dahi bulunmadıkları, buna karşılık yalan yanlış her fırsatı kullanarak Orduyu kötüleme, fırsat düştükçe aşağılama kampanyasına katıldıkları görülecektir.
Türk Komuta Grubu ve çağdaş sivil aydınların binlercesinin genel kanıya göre uydurma nedenlerle hapse atıldığını artık herkes açıkça görebiliyor. Başbakan MİT Müsteşarının soruşturması mevzubahis olunca hemen acele bir kanun çıkararak engelliyor da buna karşılık yıllarca beraber çalıştığı Genel Kurmay Başkanı hakkındaki soruşturmayı, Yüce Divan yerine Sivil bir mahkemede ve ısrarla tutuklu olarak yargılamaya destek vermesi ne demek istediğimizi anlatmak için yeterlidir.
Son, kutularla saklanan ve makinelerle sayılan milyonlarca dolarlık vurgun olayında gördüğümüz gibi, soygunu yapanlar yerine, soygunu ortaya çıkaranları cezalandırma peşinde olanlar şimdi kendilerine yeni bir talan alanı bulmuş olmaktan mutlu olmuşlardır. Bu vurgun yeşil alan düşmanı ve yeşil dolar hayranlarının rüyalarında bile göremeyecekleri fırsatlar sunmaktadır.
İstanbullular benim iki okulum Kuleli ve Maltepe Askeri Liselerinin, Bursalılar yine benim yetiştiğim okullardan biri olan Işıklar Askeri Lisesinin, İzmirliler yine benim gençliğimin geçtiği Narlıdere İstihkam okulunun, Antalyalılar Karpuz Kaldıran tesislerinin AKP yandaşlarına nasıl devredileceğini ve bu tarihi yapıların hiç acı duyulmadan yıkılıp yerine milyarlarca dolarlık oteller, alışveriş merkezleri yapıldığını görmeye hazır olmalıdırlar.
Bu olayın gerçekleşmesini sağlayan Milletvekilleri, Başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere bütün Hükümet Üyeleri, bu kıyıma izin vererek geçmiş ve gelecek silahlı kuvvetler mensuplarının haklarının gasp edilmesine karşı çıkmayıp izin veren, yine başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere bütün Kuvvet Komutanları hiçbir zaman rahmetle değil ama lanetle anılacaklardır.
Lanetle diyorum çünkü buna benim dönemimin subay ve Astsubaylarımızın hakkı gasp ediliyor. Biz ele aldığımızda bu gün cennet gibi görünen köşeler, özellikle askeri dinlenme tesisleri mevcut değildi. Bizler 25–35 sene bu arazileri ağaçlandırdık, çiçeklendirdik, çirkin yapılaşmalara izin vermedik ve bizden sonraki nesillere devrettik.
Çocuklarını askere göndermemek için bin bir oyun oynayan ve hatta eski ulema gibi askerlikten uzak olan bazı yöneticilerimiz bilmeyebilirler ama askerlik zor meslektir. Binbir mahrumiyet ve fedakarane çalışmayı gerektirir. Üstelik görevinizi yaparken Allahtan başka hiçbir yardım bekleyemezsiniz. Maddiyata düşkünlük sizi küçültecektir. Bu nedenle aldığınız maaş ne olursa olsun hiçbir şikâyet hakkınız yoktur.
Nato’da görev yaptığım yıllarda yardımcım Amerikalı bir albaydı. Maaşı 5.000 doları geçiyorken benim maaşım 500 dolar civarındaydı. Kiraydı, çocukların eğitim masrafları ve diğer giderler nedeniyle elde bir şey kalmıyordu. Bu nedenle çoğu benim durumumda olan arkadaşlarımla birlikte yemekhaneye gittiğimizde ana yemeklere hiç yüz vermez, daima bir çorba ve salatayla idare ederdik. Bir gün bir yabancı arkadaşım biraz çekinerek, biraz da üzgün bana şöyle dedi:
Sir, iki yıldır burada yakınınızdaydım, şimdi görev dönemim tamamlandı ayrılıyorum ama nedense sizi doğru dürüst bir şey yerken görmedim, hep midem bozuk dediniz, yani midenizin düzeldiğini bir türlü göremiyecekmiyiz? Çok sevdiğim bir gençti. Kulağına eğilip sana bir sır veriyorum, devlet bana bu maaşı verdikçe, iki değil on sene bile kalsan göremezsin” dedim.
Şöyle bir geriye bakmak istedim.1956 yılında Okuldan mezun olunca arkadaşlarımla birlikte İzmir’in Narlıdere Mevkiindeki Eğitim Merkezine gönderildik. Aybaşlarında sadece ilk beş gün süren hovardalık günlerinde biraz dans edip, eğlenmek için Barlardan birine giderdik. Dönüş tam bir felaket olurdu. Troleybüsler Üçkuyular’da kalırdı, gece yarısından sonra Üçkuyulardan 10-12Km. Uzaklıktaki Narlıdere’ye yürüyerek 2–3 saatte giderdik. İstihkam Eğitim Merkezinin arazisini sorarsanız; hatırımda kalan kısmen batak bir arazi ve bazen duvar gibi yüzümüze çarpan sivrisinek yığınları arasında biraz yeşillik ve zeytin ağaçları, o kadar.
İşte sayın milletvekilleri, Bakanlar, Komutanlar bu gün fırsatçıların ve Orduya nasıl bir kazık atarız arayışında olanların ağzını sulandıran bu Askeri okullar, kışlalar ve dinlenme merkezleri böyle yüz binlerce Subay ve Astsubayın fedakarane çalışmaları ve becerileri ile oluşmuştur. Dünyada bütün ülkeler askerlerinin görevlerini en rahat bir şekilde yapmalarını sağlamak için her türlü imkanı seferber ederken, Cumhuriyet Türkiyesi Yöneticilerinin Peygamber Ocağı kabul edilen Türk Ordusu mensuplarını rahatsız eden faaliyetlere girişmeleri, siyasi güçlerinden yararlanarak arazilerine, yandaşlarına peşkeş çekmek için el koymaları büyük vebaldir ve dahli olanlar için utanç vericidir. Artık herkes İstanbul un Harbiye ve Kuleli gibi tarihi binalarını tarikat yuvaları olarak görmeye hazır olmalıdır.
Dr. M. Galip Baysan
19 Ocak 2014 Pazar
Sanat ve Sanatçılar - Galip Baysan
Buna şaşırdığımı söylersem hiç te inandırıcı olmayacaktır. Şaşırmadım, çünkü Arabesk bir dünyanın sanat anlayışı da başka türlü olamazdı. Konfiçyüse atfen bir söz söylenir. “Bir ulusun birlik ve bütünlüğünü yok etmek için önce müziğini bozun” der. Bizde de böyle oldu, Türk sanat Müziği olarak adlandırdığımız analarımızın, babalarımızın müziği büyük saldırıya uğradı. TRT Ankara radyosu bu müziğin okulu ve sığınağı olmuştu. Önce solistler, sonra da Nihavent, Hicaz, Rast, Kürdili Hicazkâr gibi belirli ses aralığına ve kurallara bağlı dev makamlar yerini kuralsız, kaidesiz Unkapanı menşeli garip bir müziğe bıraktı.
Hafif batı Müziği olarak tanımladığımız Batı müziği bile bu dönemde adeta kayboldu ve dümbelek müziği ağırlıklı yerli popüler müzik ön plana çıkmaya başladı. Klasik müzikle, opera ve bale müziği adeta tamamen silindi. Mozart, Şopen, Çaykovski, Bethoven gibi isimler, Pucuniler, Verdiler çok dar bir çerçeve içinde hapsoldular. Resim ve Heykel çalışmaları tamamen durdu ve ucube yakıştırmalarından kendini kurtaramadı. Dünya çapındaki ünlü piyano ve keman virtiözleri dışlandılar, haklarında davalar açıldı.
Atatürk’ün sanat ve sanatçı ile ilgili sözlerini hatırladım. “Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kurumuş demektir” diyordu. Ve bir gün çevresindeki siyasilere “Hepimiz, milletvekili, bakan hatta cumhurbaşkanı olabiliriz ama asla bir sanatçı olamayız. Onun için Allah vergisi bir yetenek gerekiyor” demişti. Eminim ki bu sözleri şu veya bu şekilde duymuş olabilirsiniz ama şu anlatacağım öykü pek az duyulmuş olabilir.
Atatürk bir gün ünlü sofrasında sohbet edilirken konu sanat ve sanatçılardan açılınca, kim bize sanatçıyı tanımlayabilir? Sorusunu sormuş. Çevresinde bulunan herkes kendi anlayışına göre sanat ve sanatçıyı tanımlamış, ancak hiç biri arzu edilen sonucu alamayınca kendisinin tanım yapması istenmiş. O sanatçıyı şöyle tanımlamış: “ Sanatçı uzun ve yoğun çalışmalardan sonra ilk defa alnında ışığı hisseden insandır.”
1990’ların sonlarına doğru İzmir’de ANAP ve Doğruyol partililerin yoğun olarak katıldığı bir toplantıya Atatürk’le ilgili bir konferans vermek için davet edildim. Konuşmam bitince çoğu genç dinleyicilerden biri “Hocam; Acaba Atatürk sizin görüşünüze göre eğer asker olmasaydı, hangi mesleği seçerdi? Diye sordu. Hiç tereddüt etmeden tabii ki öğretmen olurdu cevabını verdim. Salonda muazzam bir alkış koptu. Sonra ya da sanatçı olurdu diye devam ettim. Çünkü o bir şeyler yaratmayı severdi. Birkaç nazik izleyici dışında alkışlar kesildi. Zannederim ki bu aynı zamanda toplumumuzun sanat ve sanatçıya bakış açısının da bir ölçeği idi.
En yakın bir başka örnek; birkaç ay önce Başbakan Erdoğan ünlü fakat ne olduğu bir türlü açıklanmayan “Süreç” konusunu halka anlatmak için “Akil Adamlar” diye tanımlanan bir grup seçti. Bu gruba herhalde halka daha yakın olabileceği düşüncesiyle birkaç sanatçı da dâhil edildi. Dikkatimizi çeken en önemli husus,başta bendeniz olmak üzere hemen hemen herkes bu sanatçılara takıldı ve küçümser tarzda “O ne bilirki?” anlamında ifadeler söylendi. Yani hepimiz şöyle düşünmüş olmalıydık: sanatçılar çoğunlukla fizikleriyle öne çıkan cahil insanlardır, siyasetten ne anlarlar ki akil adam olsunlar.
İşte toplumumuzun sanatçıya bakış açısı böylesine çarpık bir değerlendirmelere dayanıyor. Oysa fikren karşı olsak da o grupta tanıdığımız, sevdiğimiz ve hatta güvendiğimiz kişiler sadece o sanatçılardı.
Atatürk’ün yaptığı sanatçı tanımına dönersek; müziğe düşkün olduğum için gençliğimde beste yapmaya çalıştım. Başını yakaladım, arkasını getiremedim, vazgeçtim. 5-10 sene sonra bir daha denedim, sonunu yakaladım ama başını bir türlü denk getiremedim. Yeterli seviyede nota ve müzik bilgisi eksikliğini daima hissettim
Roman yazmak istedim. Adı da belliydi “Kumandan”. Konu, gidişat ve kahramanlar belliydi. Ama dikkat ettim hep hareketleri düşünüyordum. Edebi süslemeler, tasvirler bir türlü olmuyordu. Bir matematikçi anlayışla edebiyatın derin güzelliklerine yabancı kalmıştım. Okullarda en zayıf dersim resim olduğu için resim ve heykel konularıyla hiç uğraşmadım ama resim ve heykel galerini ailece izlemekten daima zevk aldık. Yani arkadaş! Alnımda o ışığı bir türlü hissedemedim.
Sanatçılar tıpkı çiçekler gibi ancak sanatsever bir ortamda yeşeriyorlar. Bu nedenle, bir ülkede ilk önce sanatsever aydın grupların yetiştirilmesine çalışılır Bu gerçek, dünyada bizim gibi güzel sanatlar dünyasına din emri denilerek yabancı kalmış bir ülke halkı için daha da zordur. Bu nedenle ülkemizin reformcuları, halkın bütün direncine rağmen askerlerin destek ve himayesinde, öğretmenlerimizin büyük gayretleriyle Türkiye’de sanatsever bir topluluk yetiştirmeye çalışmışlar ve ancak büyük şehirlerde ve sınırlı ölçüde başarılı olmuşlardır. 2014 yılı gibi adeta feza çağına girdiğimiz şu günlerde Türkiye’nin birkaç şehri dışında bir tiyatrosu, opera ve balesi, orkestrası hatta bir bandosu bile yoktur. Devletin bu görevi üstlenmesinin nedeni budur. Yani halkın güzel sanatlara sevgisini ve ilgisini arttırmak ve bu sevecen halk içinden sanatçılar yetiştirmek.
Bir İstanbul çocuğu olarak tiyatroyla ilkokulda ve ortaokulda, opera ve baleyle lisede ve Cumhurbaşkanı filarmoni orkestrası ve klasik müzik dâhil müzikle bilinçli olarak ancak üniversite çağında tanışabildik. Bu sayede tıpkı ünlü özdeyişte olduğu gibi, ruhumuzu bolca gıdalandırma imkânına sahip olabildik. Ama ne yazık ki Anadolu ve Rumeli’de yaşayan Türk çocukları bizler kadar şanslı değildiler, çoğunluk bu güzelliklerden mahrum yetiştiler ve öğretmenler din adamların ortaya koyduğu engelleri bir türlü aşamadılar.
Sanat ve sanatçılarla ilgili görüşlerimizi açıklamaya devam edecek ve ülkemizde nadir yetişen sanatçılarımızın neden devletin şemsiyesi altında kalması gerektiğini, hele Fazıl Say, Pekiner Kardeşler, İdil Biret, Suna Kan, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk gibi dünya çapında isim yapmış sanatçılarımızı korumamız gerektiğini açıklamaya çalışacağız.
Dr.M. Galip Baysan
13 Ocak 2014 Pazartesi
Adamı İpten Almak - Galip Baysan
“İpten adam almak.” Bu tabir en çok avukatlar için kullanılan bir tabirdi. Halk arasında bir avukatın ne kadar başarılı olduğunu anlatmak için özellikle bu tabir kullanılır ve “öyle bir avukat ki adamı ipten alır” vurgulaması ile değeri belirtilirdi.
Bu gün yine kızım Dr. Pınar Baysan’ın kendi arkadaşlarından aldığı ve bana gönderdiği, bu tabirin nerden geldiğini anlatan bir yazıyı, çok enteresan bulduğum için sizlerle paylaşmak istedim. Yazıyı olduğu gibi aktarıyorum:
“Yargıtay üyesi Osman Aslan’ın ağzından bu sözün nereden geldiğinin hikâyesi:
Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç islemiş. O sucun cezası 'idam' imiş. Adam kendini savunması için hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş.
Avukat demiş ki: - Merak etme... Ben seni kurtarırım., Mahkeme başlamış. Avukat savunmasını yapmış. Ve hâkim kararını açıklamış. -İdam!..
Avukat, hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş:
—Merak etme, seni kurtarırım.
—Nasıl?
—Bu işin temyizi var... Temyiz, idamı bozacaktır, sen hiç merak etme demiş.
Dava dosyası temyize gitmiş. Temyiz mahkemesinin kararı: “Mahkemenin kararının onanması” şeklinde oluşmuş... . İdam!
Adam 'hani beni kurtaracaktın' diye avukatına çıkışmış. Avukat hala sakin:
—Merak etme. Seni kurtarırım. Daha her şey bitmedi. Konu, Avam Kamarasına gelecek. O zaman hallederiz demiş.
Gerçekten de mahkeme kararı Avam Kamarası’na gelmiş. Konuşulmuş, tartışılmış. Sonunda, parmaklar kalkmış:
-İdam!...
Adam sinirli mi sinirli. Avukat da sakin mi sakin:
—Merak etme. Seni kurtarırım. Lordlar Kamarası, idamı geri çevirir. Endişen olmasın.
Lordlar Kamarası toplanmış. Olayı incelemiş. Kararını vermiş:
-İdam!...
Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak. Ama avukat hiç oralı değil:
—Merak etme. Seni kurtaracağım. Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam cezası infaz edilemez. Kraliçe bu kararı mutlaka bozar.
Dosya kraliçe’nin önüne gelmiş. Kraliçe imzayı basmış:
-İdam!...
Londra'da bir meydanda idam sehpası kurulmuş. Hâkim, savcı, avukat, güvenlik görevlileri, halk orada. Adamı idam sehpasına çıkarmışlar.
Adamın avukata donuk bakışlarından alev fışkırıyormuş. Avukat ise adama 'sus' işareti yapmaktaymış; 'Merak etme, seni kurtaracağım.' gibisinden.
Ve cellât, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş. Alttaki iskemleye de tekmeyi vurmuş. Adam, ipte sallanmaya baslarken avukat yerinden Fırlamış, cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş. Adam zar zor nefes alır bir halde yere yuvarlanmış.
Hemen hâkimler, savcılar, görevliler koşup gelmişler:
—Avukat!.. Sen ne yaptın? Demişler.
Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış:
Yasada, müvekkilimin işlediği sucun cezası idam... Siz de onu idam ettiniz... Ama yasada 'idam edilerek öldürülür' diye bir hüküm yok...
Bu durumda ceza infaz edilmiş sayılır.
Bunun üzerine İngiltere’de bir hukuk tartışması başlamış. Kraliçe, avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş.
Ve İngiliz Ceza Yasası’nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş.
'İdama mahkûm edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür.' olarak değiştirilmiş.”
Şimdi biraz düşünüyoruz. Sayın Prof. Feyzioğlu acaba ne yapmaya çalışıyor Acaba bir hukuk adamı ve Barolar birliği başkanı olarak ipten adammı almaya çalışıyor? Yoksa iktidarın mevcut suistimallerin yarattığı krizi önlemek için halkın beklentilerine karşı ipe un sermesine yardımcı mı oluyor? Bu konuda görüşler o kadar farklı ki. Sağcı muhafazakâr siyasi liderler kendisini “Artistlik yapmakla” itham ederken sol cenah “ Sıkışık durumda kalan İktidar liderlerine takas yolu ile kendilerini kurtarma şansı veriyor” şeklinde tenkitlerini yapıyor ve onun dik duruşunu seven bazı ünlü yazarlar onu “Cumhurbaşkanlığına layık görüyorlar.
Bize göre Sayın Feyzioğlu; tıpkı bizim gibi 1000’e yakın tutuklu muvazzaf ve emekli subay, astsubayın en ağır şekilde yargılanma ve cezalandırılmalarından, daha doğrusu gözleri önünde işlenen hukuk cinayetlerinden bir uzman olarak çok fazla rahatsızlık duymuş gibi, her fırsattan yararlanarak ilk önce ve hemen onların mağduriyetine son vermek istiyor. Bizce de doğrusu bu. Mevcut diktavari şartlar, hukuksuzluk ve haksızlıklara rağmen bir koltuğun arkasına saklanma yerine dimdik ve tek başına ayakta duran ve olumlu, sadece olumlu davranışlarda bulunmak isteyen ve aksaklıkları düzeltmek isteyen bir hukuk adamı.
Diğer yandan şüphesiz Cumhurbaşkanlığına layık bir insan, ama çok tecrübesiz görünüyor. Kendisine kapısını açacak bir siyasi partide biraz pişmesi halinde ülkesine çok yararlı bir devlet adamı olacağına inanıyoruz. Çünkü bir siyasi partide gerçek anlamda dürüst ve güvenilir devlet adamı noksanlığının o ülke halkının başına ne belalar açtığını açıkça görebiliyoruz.
Dr. M. Galip Baysan
Bu gün yine kızım Dr. Pınar Baysan’ın kendi arkadaşlarından aldığı ve bana gönderdiği, bu tabirin nerden geldiğini anlatan bir yazıyı, çok enteresan bulduğum için sizlerle paylaşmak istedim. Yazıyı olduğu gibi aktarıyorum:
“Yargıtay üyesi Osman Aslan’ın ağzından bu sözün nereden geldiğinin hikâyesi:
Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç islemiş. O sucun cezası 'idam' imiş. Adam kendini savunması için hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş.
Avukat demiş ki: - Merak etme... Ben seni kurtarırım., Mahkeme başlamış. Avukat savunmasını yapmış. Ve hâkim kararını açıklamış. -İdam!..
Avukat, hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş:
—Merak etme, seni kurtarırım.
—Nasıl?
—Bu işin temyizi var... Temyiz, idamı bozacaktır, sen hiç merak etme demiş.
Dava dosyası temyize gitmiş. Temyiz mahkemesinin kararı: “Mahkemenin kararının onanması” şeklinde oluşmuş... . İdam!
Adam 'hani beni kurtaracaktın' diye avukatına çıkışmış. Avukat hala sakin:
—Merak etme. Seni kurtarırım. Daha her şey bitmedi. Konu, Avam Kamarasına gelecek. O zaman hallederiz demiş.
Gerçekten de mahkeme kararı Avam Kamarası’na gelmiş. Konuşulmuş, tartışılmış. Sonunda, parmaklar kalkmış:
-İdam!...
Adam sinirli mi sinirli. Avukat da sakin mi sakin:
—Merak etme. Seni kurtarırım. Lordlar Kamarası, idamı geri çevirir. Endişen olmasın.
Lordlar Kamarası toplanmış. Olayı incelemiş. Kararını vermiş:
-İdam!...
Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak. Ama avukat hiç oralı değil:
—Merak etme. Seni kurtaracağım. Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam cezası infaz edilemez. Kraliçe bu kararı mutlaka bozar.
Dosya kraliçe’nin önüne gelmiş. Kraliçe imzayı basmış:
-İdam!...
Londra'da bir meydanda idam sehpası kurulmuş. Hâkim, savcı, avukat, güvenlik görevlileri, halk orada. Adamı idam sehpasına çıkarmışlar.
Adamın avukata donuk bakışlarından alev fışkırıyormuş. Avukat ise adama 'sus' işareti yapmaktaymış; 'Merak etme, seni kurtaracağım.' gibisinden.
Ve cellât, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş. Alttaki iskemleye de tekmeyi vurmuş. Adam, ipte sallanmaya baslarken avukat yerinden Fırlamış, cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş. Adam zar zor nefes alır bir halde yere yuvarlanmış.
Hemen hâkimler, savcılar, görevliler koşup gelmişler:
—Avukat!.. Sen ne yaptın? Demişler.
Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış:
Yasada, müvekkilimin işlediği sucun cezası idam... Siz de onu idam ettiniz... Ama yasada 'idam edilerek öldürülür' diye bir hüküm yok...
Bu durumda ceza infaz edilmiş sayılır.
Bunun üzerine İngiltere’de bir hukuk tartışması başlamış. Kraliçe, avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş.
Ve İngiliz Ceza Yasası’nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş.
'İdama mahkûm edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür.' olarak değiştirilmiş.”
Şimdi biraz düşünüyoruz. Sayın Prof. Feyzioğlu acaba ne yapmaya çalışıyor Acaba bir hukuk adamı ve Barolar birliği başkanı olarak ipten adammı almaya çalışıyor? Yoksa iktidarın mevcut suistimallerin yarattığı krizi önlemek için halkın beklentilerine karşı ipe un sermesine yardımcı mı oluyor? Bu konuda görüşler o kadar farklı ki. Sağcı muhafazakâr siyasi liderler kendisini “Artistlik yapmakla” itham ederken sol cenah “ Sıkışık durumda kalan İktidar liderlerine takas yolu ile kendilerini kurtarma şansı veriyor” şeklinde tenkitlerini yapıyor ve onun dik duruşunu seven bazı ünlü yazarlar onu “Cumhurbaşkanlığına layık görüyorlar.
Bize göre Sayın Feyzioğlu; tıpkı bizim gibi 1000’e yakın tutuklu muvazzaf ve emekli subay, astsubayın en ağır şekilde yargılanma ve cezalandırılmalarından, daha doğrusu gözleri önünde işlenen hukuk cinayetlerinden bir uzman olarak çok fazla rahatsızlık duymuş gibi, her fırsattan yararlanarak ilk önce ve hemen onların mağduriyetine son vermek istiyor. Bizce de doğrusu bu. Mevcut diktavari şartlar, hukuksuzluk ve haksızlıklara rağmen bir koltuğun arkasına saklanma yerine dimdik ve tek başına ayakta duran ve olumlu, sadece olumlu davranışlarda bulunmak isteyen ve aksaklıkları düzeltmek isteyen bir hukuk adamı.
Diğer yandan şüphesiz Cumhurbaşkanlığına layık bir insan, ama çok tecrübesiz görünüyor. Kendisine kapısını açacak bir siyasi partide biraz pişmesi halinde ülkesine çok yararlı bir devlet adamı olacağına inanıyoruz. Çünkü bir siyasi partide gerçek anlamda dürüst ve güvenilir devlet adamı noksanlığının o ülke halkının başına ne belalar açtığını açıkça görebiliyoruz.
Dr. M. Galip Baysan
8 Ocak 2014 Çarşamba
Birinci İnönü Zaferi (6-10 ocak 1921)
Bu zafer o güne kadar yenilemez diye düşünülen İstilacıların desteğindeki Yunan Ordusunun durdurulabileceğini ve hatta yenilebileceğini göstermiş, devamlı sürüncemede bırakılan Milli Mücadele Dönemi Anayasasının kabulünü ve T.B.M.M.’nin Avrupa ülkeleri ve İstanbul Hükümetince tanınmasını sağlamıştır. Bu gün sizlere bu konuda biraz bilgi sunmak istiyoruz.
Zaferin Mimarı Albay İsmet Beyin ve yeni yeni kurulmaya çalışılan Türk Ordusunun o dönemde iki büyük düşmanı vardır. Çerkez Ethem birlikleri ve ilerleyen Yunan Ordusu. (1)
Dr. M. Galip Baysan
Zaferin Mimarı Albay İsmet Beyin ve yeni yeni kurulmaya çalışılan Türk Ordusunun o dönemde iki büyük düşmanı vardır. Çerkez Ethem birlikleri ve ilerleyen Yunan Ordusu. (1)
Bursa ve Balıkesir’in kaybedilmesiyle birlikte Ethem ve kardeşlerinin şöhret ve etkinlikleri yeniden arttı. Bununla birlikte düzenli ordunun, zorunlu askerlik sistemiyle oluşturulan kıtaların artık bir iş göremeyeceği tabur, alay ve tümenlerin kaldırılması gerektiği savunularak, maaşlı asker; yani “Çetecilik” usulünün uygulanması gerektiği şeklinde yapılmakta olan propagandalar hızlandırıldı. 1920 yılı Eylül ayında Milletvekili Hacı Şükrü (Yeşil Ordu Üyesi) tarafından Meclise verilen bir önergedeki görüşe göre; her şey ulusal kuvvetlerden beklenmeli, bunun için ordu, küçük ve milli kuvvet müfrezeleri çağındaki birliklerden oluşmuş bir milis ordusu biçiminde kurulmalıydı. Öyle bir ordu ki, generalleri az olacak ve rütbeler bulunmayacaktı(2) (Hacı Şükrü Bey uzun süre Aydın Cephesinde Kuvayı Milliye komutanı olarak görev yapmıştı.) (3)
Muntazam ordunun kurulması kararı alındıktan sonra Meclis, Çerkez Ethem ve kardeşlerinin idaresindeki kuvvetleri, devletin ancak jandarma kadrolarında barındırmak çaresini bulabildi. Bunlar seyyar jandarma vazifesini görmek üzere meydana getirilmiş kuvvetler olacak, böylece hem şimdiki maaşlarını almaya devam edebilecekler ve icabı halinde cephede de görev yapabileceklerdi. Bu jandarma kuvvetleri ülkenin değişik yerlerine asayiş ve inzibat işleri için sevk edilebilirlerdi. Esasen son zamanlarda bu gibi işlerde başarılı olmuşlardı ve böylece mevcut statülerine yasal bir biçim verilmiş olacaktı. (4) Meclis bu görüşünde oldukça samimiydi ve “Jandarma” tabiri yerine kanun metninde “Seyyar Kuvvetler” deyimini tercih etti ve daha yasa çıkmadan önce Ethem Bey’in kuvvetleri “Seyyar Kuvvetler” adı ile anılmaya başlandı. (5) Ethem ve kardeşleri “Yeşil ordu” ve Bolşeviklerin “askeri güç”’ünü oluşturdukları ve ülkede en büyük güç oldukları iddiasıyla komutanların güdümüne girmek istemiyor, sorun üzerine sorun yaratıyorlar, özellikle subaylara karşı davranışları rahatsızlık verici bir hal alıyordu. Askerler de mevcut çetelerin yasa dışı, keyfi davranışlarına alet olmak istemiyorlardı.
Beklenen çatışma 24 Ekim 1920 tarihinde “Gediz Taarruzu” olarak bilinen küçük çaplı bir muharebe sırasında açığa çıktı. Kuvvetleriyle Gediz civarında bulunan Çerkez Ethem Bey ve arkadaşları, Uşak’ı geri almak için biraz yalnız kalmış bir Yunan Tümenine(6) karşı bir taarruz harekâtı planlamışlar ve Cephe komutanı Ali Fuat Paşa’yı da ikna edebilmişlerdi. Fakat bu taarruza, Doğu cephesinde kesin sonuç alacak saldırıyı başlatmak üzere olan Genelkurmay; cephane sıkıntısı ve kuvvetlerin hazır olmadığı gerekçesi ile (7) karşı çıkıyordu. Buna rağmen Genelkurmay ikna edildi ve saldırı 24/26 Ekim günleri arasında devam etti. Sonuçta arzu edilen başarı elde edilemedi ve emir komuta sisteminde aksaklıklar görüldü. Bu saldırıda Çerkez Ethem’in düşmana saldıracak yerde, ateş menzili dışında oyalanarak vakit geçirmesi başarısızlığın en büyük nedeni oldu. Hatta muharebe sırasında bir ara Ethem’in kardeşi Tevfik, 11’nci Tümen’e “neden taarruz etmiyorsunuz? İlerleyiniz” diye haber gönderince buna sinirlenen Tümen komutanı Yarbay Arif (Ayıcı Arif) de, “Bu heriflerin maksatları kötü, bizi kırdırıp kendileri sağlam kalmak, böylece bu iki muvazzaf tümeni yok ettirerek, vaziyeti ele almak istiyorlar” diyerek taarruzu tekrarlamaktan vazgeçmişti.(8)
Bu olaydan sonra cephenin daha sıkı bir düzen içine sokulması şart olmuştu. Ali Fuat Paşa’ya Moskova Elçiliği görevi verilerek geri alındı ve cephe 8 Kasım 1920 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Kütahya’nın kuzeyi ve güneyi olarak ikiye ayrıldı. Kuzey kesim, Genelkurmay Başkanlığı görevi üzerinde kalmak şartıyla Kurmay Albay İsmet Bey’in, güney kesimi de Kurmay Albay Refet Bey’in komutasına verildi.(9) Ali Fuat Paşa’ya Çerkez Ethem ve Reşit Beyleri de Moskova’ya beraber götürebileceği ve buna muvaffak olursa, çok iyi olacağı anlatıldı. Bu haber ortalığa yayıldığı zaman, muhalifler Ethem ve kardeşlerini bu teklife rıza göstermemesi için uyarmışlardı.(10)
Muntazam ordunun kurulması kararı alındıktan sonra Meclis, Çerkez Ethem ve kardeşlerinin idaresindeki kuvvetleri, devletin ancak jandarma kadrolarında barındırmak çaresini bulabildi. Bunlar seyyar jandarma vazifesini görmek üzere meydana getirilmiş kuvvetler olacak, böylece hem şimdiki maaşlarını almaya devam edebilecekler ve icabı halinde cephede de görev yapabileceklerdi. Bu jandarma kuvvetleri ülkenin değişik yerlerine asayiş ve inzibat işleri için sevk edilebilirlerdi. Esasen son zamanlarda bu gibi işlerde başarılı olmuşlardı ve böylece mevcut statülerine yasal bir biçim verilmiş olacaktı. (4) Meclis bu görüşünde oldukça samimiydi ve “Jandarma” tabiri yerine kanun metninde “Seyyar Kuvvetler” deyimini tercih etti ve daha yasa çıkmadan önce Ethem Bey’in kuvvetleri “Seyyar Kuvvetler” adı ile anılmaya başlandı. (5) Ethem ve kardeşleri “Yeşil ordu” ve Bolşeviklerin “askeri güç”’ünü oluşturdukları ve ülkede en büyük güç oldukları iddiasıyla komutanların güdümüne girmek istemiyor, sorun üzerine sorun yaratıyorlar, özellikle subaylara karşı davranışları rahatsızlık verici bir hal alıyordu. Askerler de mevcut çetelerin yasa dışı, keyfi davranışlarına alet olmak istemiyorlardı.
Beklenen çatışma 24 Ekim 1920 tarihinde “Gediz Taarruzu” olarak bilinen küçük çaplı bir muharebe sırasında açığa çıktı. Kuvvetleriyle Gediz civarında bulunan Çerkez Ethem Bey ve arkadaşları, Uşak’ı geri almak için biraz yalnız kalmış bir Yunan Tümenine(6) karşı bir taarruz harekâtı planlamışlar ve Cephe komutanı Ali Fuat Paşa’yı da ikna edebilmişlerdi. Fakat bu taarruza, Doğu cephesinde kesin sonuç alacak saldırıyı başlatmak üzere olan Genelkurmay; cephane sıkıntısı ve kuvvetlerin hazır olmadığı gerekçesi ile (7) karşı çıkıyordu. Buna rağmen Genelkurmay ikna edildi ve saldırı 24/26 Ekim günleri arasında devam etti. Sonuçta arzu edilen başarı elde edilemedi ve emir komuta sisteminde aksaklıklar görüldü. Bu saldırıda Çerkez Ethem’in düşmana saldıracak yerde, ateş menzili dışında oyalanarak vakit geçirmesi başarısızlığın en büyük nedeni oldu. Hatta muharebe sırasında bir ara Ethem’in kardeşi Tevfik, 11’nci Tümen’e “neden taarruz etmiyorsunuz? İlerleyiniz” diye haber gönderince buna sinirlenen Tümen komutanı Yarbay Arif (Ayıcı Arif) de, “Bu heriflerin maksatları kötü, bizi kırdırıp kendileri sağlam kalmak, böylece bu iki muvazzaf tümeni yok ettirerek, vaziyeti ele almak istiyorlar” diyerek taarruzu tekrarlamaktan vazgeçmişti.(8)
Bu olaydan sonra cephenin daha sıkı bir düzen içine sokulması şart olmuştu. Ali Fuat Paşa’ya Moskova Elçiliği görevi verilerek geri alındı ve cephe 8 Kasım 1920 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Kütahya’nın kuzeyi ve güneyi olarak ikiye ayrıldı. Kuzey kesim, Genelkurmay Başkanlığı görevi üzerinde kalmak şartıyla Kurmay Albay İsmet Bey’in, güney kesimi de Kurmay Albay Refet Bey’in komutasına verildi.(9) Ali Fuat Paşa’ya Çerkez Ethem ve Reşit Beyleri de Moskova’ya beraber götürebileceği ve buna muvaffak olursa, çok iyi olacağı anlatıldı. Bu haber ortalığa yayıldığı zaman, muhalifler Ethem ve kardeşlerini bu teklife rıza göstermemesi için uyarmışlardı.(10)
Meclis askerlerle Milis kuvvetlerinin arasında bir çatışmayı önlemek için her türlü çabayı gösterdi, fakat Efe’lerin taviz vermez tutumu devam edince Meclis ve Mustafa Kemal, Cephe Komutanlığına şartların gereğini uygulama yetkisi verdi.(11)
Aynı günlerde Ethem’e Meclis’ten “Nasihat Heyeti” gönderildi. Meclis’in eğilimine saygı duyan Mustafa Kemal, tıpkı Demirci Efe gibi bir yere çekilip rahat oturması yolunda yazdığı bir belgeyi Cephe Komutanlığı vasıtası ile Ethem’e yolladı, bu yazıya “Ethem’e işten el çektirildiğini” ifade eden 29 Aralık tarihli bildirisini de ekledi. Albay İsmet bu yazıları, kendi uyarıcı yazısını da ekleyerek Ethem’e gönderdiyse de hakaret dolu bir yanıt aldı.(12) 30 Aralık 1920’de Milli kuvvetlerin ilerlemesi üzerine Ethem Gediz batısına çekildi, ertesi gün kendisinden ayrılan birliklerin bir kısmı Türk Ordusu saflarına katıldılar. İyici sıkışan Ethem kardeşi Tevfik Bey aracılığı ile Yunanlılarla irtibat kurdu.
Türk kuvvetleri arasındaki bu iç çatışmadan yararlanmak isteyen Yunanlılar 6 Ocak günü Eskişehir yöresinde bir saldırı başlatınca bölgedeki sınırlı sayıdaki birlikler çok zayıf bir durumda olmalarına rağmen Yunanlıları İnönü Mevzilerinde karşıladılar. Yunan Ordusunun bütün gayretlerine rağmen Türk Ordusunun büyük bir kısmı Kütahya yakınlarında Ethemin kuvvetleri ile boğuşurken zaman kazanmak mecburiyetinde olduklarından mevzilerini terk etmediler. Ethemin karşısında zayıf kuvvetler bırakılarak bütün kuvvetler olağanüstü bir gayretle ancak 10 Ocak günü muharebe meydanına yetiştirilebildiler. Gelen kuvvetler karşısında başarı şansı kalmadığını anlayan Yunan Birliklerinin Aynı gece çekilmesi ile serbest kalan kuvvetler, yeniden Çerkez Ethemin peşine düştüler. Nihayet sorun Ethem ve adamlarının Yunan kuvvetlerine sığınması ile çözülmüş oldu.(13)
1921 Ocağının ilk iki haftası içinde T.B.M.M. Ordusu adeta bir mucize yaratmış; hem çetelerin hâkimiyetine son vermiş, hem de küçük çapta da olsa, (istediği her şeyi yapabilir zannedilen) Yunan askeri gücü, ilk defa belirli bir bölgeden ileri geçirilmemiş, yenilmiştir. Bu iki olayın hem Mecliste hem de yurtta halk üzerinde yarattığı hava çok olumludur.
Birinci İnönü başarısı ve muntazam ordunun kuruluşu Türk tarihi için o güne kadarki en demokratik belge kabul edeceğimiz bir yasanın, 20 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmesini de sağlamıştır. O güne kadar yasaya karşı değişik kaynaklara dayanarak direnç gösterenler askerlerin sağladığı güven ortamının coşkusu içinde davaya olan inançlarını pekiştirecekler ve daha ılımlı bir tutum sergileyerek yasanın kabulünü sağlayacaklardır.
Meclis üyelerinde Yasanın bazı maddeleri ile ilgili tereddütler vardı. Sonucun ne olacağını tahmin edemediklerinden İstanbul hükümetine tamamen karşıt bir pozisyona düşmüş görünümünü vermek istememekteydiler. Ordunun ard arda elde ettiği başarılar, Meclisin bütün ülke üzerinde hâkimiyetini belirli bir şekilde ortaya çıkarınca, tereddütler giderilmiş oldu. İsmet Paşa bu durumu şu sözlerle özetlemektedir. “Dikkate değer ki Mustafa Kemal Paşa’nın biri 24 Nisan 1920, ikincisi 13 Eylül 1920 tarihli projeleri ilk Anayasa şeklini alıncaya kadar Birinci İnönü zaferi sonucunu beklemek gerekmiştir.”(14)
Türk toplumunun büyük bir çoğunluğunun hareketlerini çevresindeki gelişmelere göre ayarladığı bir ortamda, Mustafa Kemal o günlerde olağanüstü yaratıcı kabiliyeti ile olaylara yön vermek için, sanki gün kaybına dahi tahammül edemiyor, doğan her fırsatı değerlendirme çabası içinde bulunuyordu.
DİPNOTLAR:
Aynı günlerde Ethem’e Meclis’ten “Nasihat Heyeti” gönderildi. Meclis’in eğilimine saygı duyan Mustafa Kemal, tıpkı Demirci Efe gibi bir yere çekilip rahat oturması yolunda yazdığı bir belgeyi Cephe Komutanlığı vasıtası ile Ethem’e yolladı, bu yazıya “Ethem’e işten el çektirildiğini” ifade eden 29 Aralık tarihli bildirisini de ekledi. Albay İsmet bu yazıları, kendi uyarıcı yazısını da ekleyerek Ethem’e gönderdiyse de hakaret dolu bir yanıt aldı.(12) 30 Aralık 1920’de Milli kuvvetlerin ilerlemesi üzerine Ethem Gediz batısına çekildi, ertesi gün kendisinden ayrılan birliklerin bir kısmı Türk Ordusu saflarına katıldılar. İyici sıkışan Ethem kardeşi Tevfik Bey aracılığı ile Yunanlılarla irtibat kurdu.
Türk kuvvetleri arasındaki bu iç çatışmadan yararlanmak isteyen Yunanlılar 6 Ocak günü Eskişehir yöresinde bir saldırı başlatınca bölgedeki sınırlı sayıdaki birlikler çok zayıf bir durumda olmalarına rağmen Yunanlıları İnönü Mevzilerinde karşıladılar. Yunan Ordusunun bütün gayretlerine rağmen Türk Ordusunun büyük bir kısmı Kütahya yakınlarında Ethemin kuvvetleri ile boğuşurken zaman kazanmak mecburiyetinde olduklarından mevzilerini terk etmediler. Ethemin karşısında zayıf kuvvetler bırakılarak bütün kuvvetler olağanüstü bir gayretle ancak 10 Ocak günü muharebe meydanına yetiştirilebildiler. Gelen kuvvetler karşısında başarı şansı kalmadığını anlayan Yunan Birliklerinin Aynı gece çekilmesi ile serbest kalan kuvvetler, yeniden Çerkez Ethemin peşine düştüler. Nihayet sorun Ethem ve adamlarının Yunan kuvvetlerine sığınması ile çözülmüş oldu.(13)
1921 Ocağının ilk iki haftası içinde T.B.M.M. Ordusu adeta bir mucize yaratmış; hem çetelerin hâkimiyetine son vermiş, hem de küçük çapta da olsa, (istediği her şeyi yapabilir zannedilen) Yunan askeri gücü, ilk defa belirli bir bölgeden ileri geçirilmemiş, yenilmiştir. Bu iki olayın hem Mecliste hem de yurtta halk üzerinde yarattığı hava çok olumludur.
Birinci İnönü başarısı ve muntazam ordunun kuruluşu Türk tarihi için o güne kadarki en demokratik belge kabul edeceğimiz bir yasanın, 20 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmesini de sağlamıştır. O güne kadar yasaya karşı değişik kaynaklara dayanarak direnç gösterenler askerlerin sağladığı güven ortamının coşkusu içinde davaya olan inançlarını pekiştirecekler ve daha ılımlı bir tutum sergileyerek yasanın kabulünü sağlayacaklardır.
Meclis üyelerinde Yasanın bazı maddeleri ile ilgili tereddütler vardı. Sonucun ne olacağını tahmin edemediklerinden İstanbul hükümetine tamamen karşıt bir pozisyona düşmüş görünümünü vermek istememekteydiler. Ordunun ard arda elde ettiği başarılar, Meclisin bütün ülke üzerinde hâkimiyetini belirli bir şekilde ortaya çıkarınca, tereddütler giderilmiş oldu. İsmet Paşa bu durumu şu sözlerle özetlemektedir. “Dikkate değer ki Mustafa Kemal Paşa’nın biri 24 Nisan 1920, ikincisi 13 Eylül 1920 tarihli projeleri ilk Anayasa şeklini alıncaya kadar Birinci İnönü zaferi sonucunu beklemek gerekmiştir.”(14)
Türk toplumunun büyük bir çoğunluğunun hareketlerini çevresindeki gelişmelere göre ayarladığı bir ortamda, Mustafa Kemal o günlerde olağanüstü yaratıcı kabiliyeti ile olaylara yön vermek için, sanki gün kaybına dahi tahammül edemiyor, doğan her fırsatı değerlendirme çabası içinde bulunuyordu.
DİPNOTLAR:
(1) İ. İnönü, Hatıralar-I, s.181, 182
(2) Celal Erikan, 100 Soruda Kurtuluş Savaşımızın Tarihi, s.42 (Gerçek yayınevi–1971); Y. Nadi, Çerkez Ethem, s.13 (Sel Yayınları, İstanbul–1955)
(3) İzzet Öztoprak, İkinci Askeri Tarih Semineri, s.268
(4) Y. Nadi, Çerkez Ethem, s.17, 18 (Detaylı bilgi için ayrıca bknz. Cemal Şener, Çerkez Ethem Olayı (Okan Yayınları, İstanbul–1984)
(5) Y. Nadi, Çerkez Ethem, s.18
(6) General Konstinyadis komutasındaki 13’üncü Tümen (Ali Fuat Cebesoy, s.502)
(7) Harekât için bknz. A.F. Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, s.495–505; İsmet Paşa’nın görüşü için bknz. İsmet İnönü Hatıralar-I, s.213
(8) Rahmi Apak, İstiklal Savaşında Garp Cephesi, s.164
(9) İsmet İnönü, Gen kur Basımevi, s.15
(10) Y. Nadi, Çerkez Ethem, s.21
(11) Bknz. Söylev-II, s.377–406
(12) Türk İstiklal Harbi, Cilt-II, Kısım-II, s.99, Ek–4 ve Ek–5, (Ankara–1966)
(13) Söylev-II, s.405-406; Y. Nadi,Çerkez Ethem, s.121-125; Cemal Şener, a.g.e., s.93-97
(14) Hamza Eroğlu: Atatürk ve Millet Egemenliği, s.29
Dr. M. Galip Baysan
4 Ocak 2014 Cumartesi
Mustafa Kemalden Bir Demokrasi Dersi - Galip Baysan
Mustafa Kemal Paşanın Ankara’ya ilk geldiği günlerde (1920nin ilk ayları), Gazeteci Yunus Nadi Bey Mustafa Kemal Paşa ile ilginç bir röportaj yapar. Bu röportaj sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın sözleri her devirde ders alınacak mahiyettedir. Bu konuşma aynı zamanda onun ve onun şahsında Türk ordusunun demokrasiye, Milli devlete olan inancını ve özlemini dile getirmektedir. Röportajı hiçbir katkı yapmadan, olduğu gibi sunmaya çalışıyoruz. Yunus Nadi Bey anlatıyor:
“Şimdi vaziyeti mütalaa ediyorduk. Ben Kuşçalı’dan (İstanbul’dan Ankara’ya gelirken) çektiğim telgrafa aldığım cevabın, Ankara’da gördüklerimle tamamen itilaf edememesi şeklinde gizli bir ızdırabın zebunu idim… (Ankara’daki çevre, Anadolu) insana bir boşluk, bir çöl hissi vermekteydi.
- Öyle görünür Nadi Bey, dedi, öyle görünür. Zaten bu büyük işin zevki de işte buradadır. Bu çölden bir hayat çıkarmak, bu ihtilalden bir teşekkül yaratmak lazımdır. Mamafih sen ortadaki boşluğa bakma. Boş görünen o saha doludur, çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O millettir, o Türk Milletidir. Eksik olan şey teşkilattır, işte şimdi onun üzerindeyiz.
Ben pratik olmayı iltizam ettiğim için doğrudan doğruya Yunan cephesinden (bahsettim). İyi hazırlanmış muntazam bir kuvvet vardı ve onun karşısında da bizim gayri muntazam kuvvetlerimiz.(1) Bence cepheyi tutan oradaki Kuvayı Milliye değildi, belki (Milen hattı) denilen siyasi vahime idi.
Paşa’nın gözleri parladı:
- Bunu bana Sivas’ta yazdınızdı, o cephelerden de aynı mealde müracaatlar vaki oldu. İsteniliyordu ki Sivas’ta ve şurada burada oturarak vakit geçireceğime -sanki buralarda boş vakit geçiriyormuşum gibi- gideymişim de o cephelerin başına geçeymişim. Basit bir müşahide ve telakki bu noktai nazara hak verebilir. Fakat benim oraya gitmekte hiç acelem yoktur. Ve o cephelerin hayır ve selameti için acelem yoktur. Mustafa Kemal Paşa Demirci Mehmet Efe olamaz Nadi Bey. Bunu böyle söylemekle oradaki arkadaşların kıymetlerine halel vermek istemiyorum. Bilakis onlar pekiyi adamlardır ve vatan için işte fedakarane çalışıp duruyorlar. Fakat hareketlerinin mecmu kıymeti vatanperverine bir tezahür mahiyetini tecavüz edemez. Bu da bir kıymettir. Fakat bu kıymet manevi bir kıymettir. Yunan orduları ise maddi bir teşekkül olduğundan yalnız böyle manevi bir kuvvetle durdurulamaz. Balıkesir, Manisa ve Aydın cephelerine karşı alakasız değiliz. Fakat oradaki mevcutla, o havalinin mevcudu ile, o işi halletmek imkanı olamaz.
- Onun için bunca talep ve müracaatlara rağmen ben oraya gitmedim. Yunan cephesi Aydın veyahut Manisa livalarının cephesi değildir. Yunan cephesi, bütün memleket ve bütün vatan cephesidir.* Ne zaman bütün memleket bu cephenin hakiki manası bu olduğunu anlar ve öyle de benimserse, işte bu cephe o zaman denize dökülmüş olur. İşte ben şimdi bu hakiki lüzum ve zaruretin tesisi peşindeyim. Hatta halledeceğimiz şey yalnız bir Yunan cephesinden ibaret de değildir. Memleketin selameti ve milletin istiklali bahis mevzuudur. Önümüzde (Misakı Milli) var ki bütün prensiplerimizi mütevazıyane bir şekil ile ifade ediyor. Düsturu vazetmişizdir. Milletin istiklalini vatanın son kaya parçası üzerinde müdafaa edeceğiz, kurtaracağız veya –eğer mukadderse- öleceğiz. Fakat eminiz ki ölmeyeceğiz ve kurtaracağız.(2)
- Meclis’in ne vakit toplanabileceğini tahmin ediyoruz? Bir de her kerameti meclisten beklemek niyetinde miyiz? Açık söylemek için ben bu niyet ve kanaatte değilim. Zaten ızdırabım da ondandır.
- Bu ızdırap beyhudedir… Ben bilakis her kerameti Meclisten bekleyenlerdenim. Nadi Bey, bir devre yetiştik ki onda her iş meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet (yasalara uygun oluş) ancak milli kararlara istinat etmekle, milletin (genel hislerine) tercüman olmakla hâsıl olur. Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım, o esaret ve zilleti kabul etmez. Fakat onu bir araya toplamak ve kendisine “Ey Millet, sen esaret ve zilleti kabul eder misin?” diye sormak lazımdır. Ben milletin vereceği cevabı biliyorum. Ben milletin büyüklüğünü biliyor ve bu sual karşısında onun o suali soran çocuklarını (ölesiye) seveceğini ve alınlarından öpeceğini biliyorum. Ben biliyorum ki bu millet bu suali soran çocukların aldıkları tedbir ve (düzenlemeleri) canla başla kabul edecektir. Onun için işte ben şimdi bu yoldayım, onun çok sağlam bir yol olduğuna kaniim.(3)
- Paşam, nazariyat çok güzelse de gerçekler önemlidir. Mesela Ankara’da beni huzursuz eden en büyük şey ordunun yokluğudur. Hakikat odur ki, eğer elimizde istinat edilecek bir ordu bulunmazsa bütün bu güzel nazariyat suya düşüp gidebilir.
- İşte aramızdaki fark bilhassa burada göze çarpıyor. Bence Meclis nazariye değil, hakikattir ve hakikatlerin en büyüğüdür. Evvela Meclis, sonra ordu Nadi Bey. Orduyu yapacak olan millet ve ona vekilen meclistir. Çünkü ordu demek, yüz binlerce insan, milyonlarca ve milyarlarca servet ve sâman demektir. Buna iki-üç şahıs karar veremez. Bunu ancak milletin karar ve kabulü meydana çıkarabilir ve bir kere bu hale geldikten sonra milletin hayat ve mevcudiyetine zıt olan mezalim ve baskının tümünü bertaraf etmeye muktedir olma salahiyetini yalnız nazariye olarak değil, fiilen de kazanmış oluruz.”(4) Mustafa Kemal’in sözleri sanki bir demokrasi dersidir.
Sözlerimizi minik bir yorumla noktalamak istiyoruz. Bizce Atatürk’ün benzersizliğinin sırrı bu sözlerde saklıdır. Bütün Dünya tarihi içinde benzer şartlarda ulusunu kurtarmak için çaba gösteren yüz liderden doksan dokuzu büyük bir ihtimalle önce güçlü bir ordu kurmak isteyecektir. Çoğu sivil lider için Ordu en büyük ve en önemli güç kaynağıdır. Ancak bir kişi, asker bir lider Mustafa Kemal; önce Meclis yani Halk Yönetimi- Demokrasi, sonra Ordu- Güç diyor. Bu yazıyı Mustafa Kemal Atatürk’ü bir diktatör olarak gören ve göstermek isteyenlere ithaf ediyoruz. **
DİPNOTLAR :
(1) Aynı konuda İsmet Bey’de Mustafa Kemal Paşa’yı sıkıştırmaktadır. “Atatürk’e bir noktada mutabık olalım diyorum. Nümayişlerle, telgraflarla ve nihayet gerilla ile netice alabilir miyiz?” Bknz. İsmet İnönü Hatıralar-I, s.181
* Sakarya Muharebesinde ünlü “Hattı Müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır” ifadesinin kaynağı bu düşünce sisteminden başka birşey değildir.
(2) Y. Nadi, Ankara’nın İlk Günleri, s.96-98
(3)Aynı eser, s.98-99
(4) Ankara’nın İlk Günleri, s.99-100
** Atatürk- Demokrasi ilişkileri konusunda bakınız: M.Galip Baysan: Türkiye’de Demokrasinin Kurulusunda Ordunun Rolü Birinci Kitap (1700-1918) ve İkinci Kitap (1918-1950) ( İzmir-2004)
Dr. M. Galip Baysan
31 Aralık 2013 Salı
İslam ve Dürüstlük - Galip Baysan
İslam Peygamberi iyi bir Müslüman olmak için kendisine ne yapması gerektiğini soran birine sadece "Allaha inandım de, sonra dosdoğru ol." Diyerek İslam'ın doğruluk dini olduğunu belirtmiştir. Bu güne kadar anladığım kadarı ile iyi bir Müslüman olmanın ilk ve en önemli şartlarından biri dürüst olmaktır. Dürüstlük bir Müslüman'da bulunması gereken ana vasıfların başında gelir. İyi bir Müslüman olduğuna inandığım emekli bir asker ve İmam olan rahmetli babam: İyi bir Müslüman dümdüz olmalıdır derdi. Tıpkı pürüzsüz bir tahta gibi diye ilave ederdi.
Bu nedenle bir Müslüman yalandan, hileli hurdalı işlerden, haksızlık yapmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Satarken, alırken ve yönetirken de dürüst olmalıdır. Doğru düşünüp, doğruyu konuşmalı, hareketleri görüşleri ile uyum içinde olmalıdır. Yani ya olduğu gibi görünmeli, ya da göründüğü gibi olmalıdır. Peki, bu gerçeklere uyan insan varmıdır? Sorusu akla gelebilir. Ben sadece kamuoyunun çok iyi tanıdığı iki isim üzerinde durmak istiyorum.
Dr. M. Galip Baysan
Bu nedenle bir Müslüman yalandan, hileli hurdalı işlerden, haksızlık yapmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Satarken, alırken ve yönetirken de dürüst olmalıdır. Doğru düşünüp, doğruyu konuşmalı, hareketleri görüşleri ile uyum içinde olmalıdır. Yani ya olduğu gibi görünmeli, ya da göründüğü gibi olmalıdır. Peki, bu gerçeklere uyan insan varmıdır? Sorusu akla gelebilir. Ben sadece kamuoyunun çok iyi tanıdığı iki isim üzerinde durmak istiyorum.
1959-1960 yılının Kore Tugayında bütün genç subaylarının hayranlığı bir subay üzerine yoğunlaşmıştı. Bu subay Türk milli onurunun temsilcisi gibi idi. Özellikle Amerikalılara karşı dik ve taviz vermez duruşu bizleri çok etkiliyordu. Bunun yanında ne PX malları, ne de Amerika’nın o dayanılmaz viski ve sigarasına iltifat etmemesi, hatta rakı ve Türk tütününden bile taviz vermeye istekli görünmemesi hepimizi hem şaşırtıyor, hem de ona karşı olan sevgi ve saygımızı kat be kat arttırıyordu. Ben bilmediğim bir nedenle ona karşı pek yakın durmazdım ama onun bizi sevdiğini çok iyi biliyordum. Kore’deki o kritik dönemde bu subay, benim için dahi bir dürüstlük ve namus timsali gibiydi. Hemen hemen bütün Türklerin sevgi ve saygısını kazanmış olan Kurmay Albay Talat Aydemir, Türkiye'ye dönüşte önemli görevler üstlendi ve iki sene kadar Ankara’nın en güçlü ismi oldu. Hatırlayacağımız gibi ülkesini, kendi inanışına göre ulusunu daha iyi ve ileriye götürme amacıyla başlattığı bir darbe girişimi sonunda başarısız oldu ve Menderes ve arkadaşlarının idamına karşı bir bedel olarak yardımcısı Fethi Gürcan la birlikte asılarak idam edildi.
Yine 1960 yılının Ağustos ayında, yani ihtilalden hemen sonra Türkiye'ye dönmüştük. Askeri yönetim olmasına rağmen, İzmir gümrüğünde kelimenin tam anlamıyla didik didik arandık. O hengâme içinde birisinin adeta imdat ister gibi bağıra bağıra şikâyet ettiğini duyduk. Şikâyetçi şöyle bağırıyordu: "Babam Devlet Başkanı diye bana neden iş vermiyorsunuz? Evime ekmek götüremeyecek miyim?" Kendisine iş verilmeyen kişinin bir gümrük komisyoncusu Özdemir Gürsel olduğunu ve Devlet Başkanı olan Babası Cemal Gürsel'in talimatıyla kendisine hiçbir ayrıcalık tanınmadığı gibi, çalışmasının da engellendiğini öğrendik. Onu ilk tanıdığımız lakabı ile Cemal Ağa dürüst bir insandı ve birkaç sene sonra o da rahmetli oldu.
Bir de günümüz İleri Demokrasi sahibi ülkemizin lider kadrosuna bakın. Söylendiğine göre Başbakanımız siyasete girdiği günlerde o kadar fakirmiş ki ev kirasını bile partisi veriyor, çocuklarını dostlarının yardımı ile okutuyormuş. Siyaset yaşamı içinde geçen 10-15 sene içinde bir yabancı ekonomi dergisinin yazdığına göre dünyanın en zengin liderlerinden biri olmuş. Partisinin elemanları milyon dolarlarla saklambaç oynuyorlar. Hemen hepsi İmam Hatip mezunu ve İlahiyatçıdırlar.
Devlet hizmetinde görev yaptığımız 30 yıllık süre içinde en korktuğumuz suç: Makam ve memuriyet nüfuzunu suiistimal etmekti. Yani bizi yetiştirenler bu fakir milletin milyonlarında tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı olduğunu, bulunduğumuz makam ve mevkilerden yararlanarak yakınlarımıza, aile fertlerimize hatta kendimize çıkar sağlamanın büyük suç olduğunu öğrettiler. AKP Eğitim sistemimiz ve askerlerlerle çok uğraştı. Ama bu günlerin siyasi tablosu içinde kafası çalışan herkes neyin doğru, neyin yanlış olduğunu görebiliyor. Son sözümüz eğitim sistemi içindir. İktidar dürüst ve imanlı gençler yetiştirme iddiasıyla minnacık çocuklarla bile uğraşıyor ve ülkeyi İlahiyatçılarla donatmak istiyor.
Yukarıda sözünü ettiğim iki insan da ilahiyatçı değildi, onlar Atatürkçü düşünce sistemi ile öğrencilerini yetiştiren 200 yıllık bir okul olan Harpokulu mezunları idiler. Yani orta direk ama sağlam, dürüst ve güvenilir insanlar.
Sözlerimi yine bir Harbiye mezununun anısı ile noktalamak istiyorum.
Mustafa Kemalin Ankara’daki zorlu günlerinden birinde İstanbul’daki annesinden bir telgraf gelir. Zübeyde Hanım “ Paramız bitti oğlum Mustafa” diye sıkıntısını belirtir. Yaveri ve çocukluk arkadaşı Salih Bozok” Elimizdeki paradan biraz gönderelim mi?” diye sorar. Mustafa Kemal “ Hayır der. O para Milli Mücadeleye aittir.” Dokunamayız. Zübeyde Hanıma telgraf çekilir ve “Evdeki halı ve kilimleri satın.” tavsiyesinde bulunulur. Bu ülke böyle kuruldu ama gördüklerimize göre ne yazık ki böyle yönetilmiyor.
Yine 1960 yılının Ağustos ayında, yani ihtilalden hemen sonra Türkiye'ye dönmüştük. Askeri yönetim olmasına rağmen, İzmir gümrüğünde kelimenin tam anlamıyla didik didik arandık. O hengâme içinde birisinin adeta imdat ister gibi bağıra bağıra şikâyet ettiğini duyduk. Şikâyetçi şöyle bağırıyordu: "Babam Devlet Başkanı diye bana neden iş vermiyorsunuz? Evime ekmek götüremeyecek miyim?" Kendisine iş verilmeyen kişinin bir gümrük komisyoncusu Özdemir Gürsel olduğunu ve Devlet Başkanı olan Babası Cemal Gürsel'in talimatıyla kendisine hiçbir ayrıcalık tanınmadığı gibi, çalışmasının da engellendiğini öğrendik. Onu ilk tanıdığımız lakabı ile Cemal Ağa dürüst bir insandı ve birkaç sene sonra o da rahmetli oldu.
Bir de günümüz İleri Demokrasi sahibi ülkemizin lider kadrosuna bakın. Söylendiğine göre Başbakanımız siyasete girdiği günlerde o kadar fakirmiş ki ev kirasını bile partisi veriyor, çocuklarını dostlarının yardımı ile okutuyormuş. Siyaset yaşamı içinde geçen 10-15 sene içinde bir yabancı ekonomi dergisinin yazdığına göre dünyanın en zengin liderlerinden biri olmuş. Partisinin elemanları milyon dolarlarla saklambaç oynuyorlar. Hemen hepsi İmam Hatip mezunu ve İlahiyatçıdırlar.
Devlet hizmetinde görev yaptığımız 30 yıllık süre içinde en korktuğumuz suç: Makam ve memuriyet nüfuzunu suiistimal etmekti. Yani bizi yetiştirenler bu fakir milletin milyonlarında tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı olduğunu, bulunduğumuz makam ve mevkilerden yararlanarak yakınlarımıza, aile fertlerimize hatta kendimize çıkar sağlamanın büyük suç olduğunu öğrettiler. AKP Eğitim sistemimiz ve askerlerlerle çok uğraştı. Ama bu günlerin siyasi tablosu içinde kafası çalışan herkes neyin doğru, neyin yanlış olduğunu görebiliyor. Son sözümüz eğitim sistemi içindir. İktidar dürüst ve imanlı gençler yetiştirme iddiasıyla minnacık çocuklarla bile uğraşıyor ve ülkeyi İlahiyatçılarla donatmak istiyor.
Yukarıda sözünü ettiğim iki insan da ilahiyatçı değildi, onlar Atatürkçü düşünce sistemi ile öğrencilerini yetiştiren 200 yıllık bir okul olan Harpokulu mezunları idiler. Yani orta direk ama sağlam, dürüst ve güvenilir insanlar.
Sözlerimi yine bir Harbiye mezununun anısı ile noktalamak istiyorum.
Mustafa Kemalin Ankara’daki zorlu günlerinden birinde İstanbul’daki annesinden bir telgraf gelir. Zübeyde Hanım “ Paramız bitti oğlum Mustafa” diye sıkıntısını belirtir. Yaveri ve çocukluk arkadaşı Salih Bozok” Elimizdeki paradan biraz gönderelim mi?” diye sorar. Mustafa Kemal “ Hayır der. O para Milli Mücadeleye aittir.” Dokunamayız. Zübeyde Hanıma telgraf çekilir ve “Evdeki halı ve kilimleri satın.” tavsiyesinde bulunulur. Bu ülke böyle kuruldu ama gördüklerimize göre ne yazık ki böyle yönetilmiyor.
Dr. M. Galip Baysan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




